İnsan, yalnızca var olmakla yetinmez, aynı zamanda varlığının bir anlamı ve karşılığı olmasını ister.
Bu istek, başkaları tarafından görülme arzusundan ibaret değildir.
Daha derinde, insanın kendi varlığını temellendirme ihtiyacı yatar.
İnsan, yalnızca var olmakla yetinmez, aynı zamanda varlığının bir anlamı ve karşılığı olmasını ister.
Bu istek, başkaları tarafından görülme arzusundan ibaret değildir.
Daha derinde, insanın kendi varlığını temellendirme ihtiyacı yatar.
Bir zamanlar insanın derdi kim olacağı yönündeydi.
Bugün geldiğimiz noktada ise mesele göründüğünden daha karışık.
Neden hâlâ yeterli değilim?
Atlas Çağlayan…Onun adını birkaç gün önce duyduk.Pırıl pırıl bir yüz, tertemiz gözler…Yüzüne bakmaya kıyamadığımız çocukların adlarını yürek acıtan haberlerin içinde okur olduk.Başka çocukların ellerinde yok oluşuna tanıklık ettiğimiz masum yüzlerin sayısı ne yazık ki artıyor.Geride ise dayanması mümkün olmayan bir yürek yangını yaşayan aileler kalıyor.*Benim çocuğum ya da senin çocuğun diye bir şey var mı sizce?Bana göre yok.Senin yetiştirdiğin çocukla benim yetiştirdiğim çocuk aynı sokaktan geçiyor, aynı okulun önünden yürüyor, aynı parkta top koşturuyor.Aynı toplumun ferdi oluyorlar.Birinin elinde bıçak varsa, diğerinin ‘iyi yetişmiş’ olması onu korumaya yetmiyor.Küçücük yaşlardaki çocuklar ceplerinde bıçak taşıyor.Ve bunu kanıksıyorlar.Şiddeti normal karşılıyorlar, kendi yaşıtları üstünde sağladıkları gücü bir başarı olarak kabul ediyorlar.*Bakın, bu sadece bireysel bir mesele değil.Toplumsal çöküşün de alarmı aynı zamanda.Şiddetin normalleştiği ve öfkenin meşrulaştığı bir iklimde büyüyen çocuklar, kötülük tohumları saçmayı hak görüyor.Rol model olarak ise bağıran yetişkinleri ve cezalandırılmayan eylemleri görüyorlar.*Ahmet Minguzzi’den sonra yine böyle bir acının yaşanması ise çok elim.“Bir daha olmasın” dediğimiz her olaydan sonra yeni bir isim ekleniyor bu kara listeye.Her seferinde bir ailenin içi yanıyor, bir masum yüz şiddetin kurbanı oluyor.Bu düzenin sorumluluğu sadece anne babalarda değil; okulda, sokakta, medyada, yargıda yani hepimizde…*Herkes isyan ediyor, her yerde Atlas’ın melek yüzünü paylaşıyor ve benim bu yüze birkaç saniyeden fazla bakmaya gücüm yok.Hiçbir çocuk, başka bir çocuğun karanlığı yüzünden yaşamdan koparılmamalı.Hiçbir aile bu acıyla baş başa bırakılmamalı.Bu bir vicdan çağrısıdır.Lütfen çocuklarınızı dünyaya getirip kendi hallerinde büyümelerine fırsat vermeyin.Onları ince ince işleyin, şekillendirin.Emek verdiğimiz her şey şüphesiz bize yanıt verecektir.Akıllarını ve ruhlarını güzelliklerle bezeyin; karanlığın eline teslim etmeyin.Etmeyin ki bakmaya kıyamadığımız o fotoğrafların yanına bir yüz daha eklenmesin…
Dün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ydü.
Takvimdeki adı tam olarak böyle.
Ancak bugün, uzun zamandır gazeteciler için kutlamadan çok bir hatırlatma niteliği taşıyor.
Toplum dediğimiz şey, yan yana gelmiş kalabalıklardan çok birbirine temas eden davranışlardan oluşuyor.
Nezaket, zarafet, saygı gibi değerler ise iyi insan olmanın kenar süsleri değil, toplumun ruhunu ayakta tutan görünmez iskeletidir.
Ne var ki bugün bu kavramlar ya hafife alınıyor ya da gereksiz birer incelikmiş gibi hoyratça kenara atılıyor.
Bir yıl daha tamamlanmak üzere.
Ölümler, doğumlar, başarılar, kutlamalar, bitişler ve yeni başlangıçlar derken yeni seneye adım atmamıza çok az kaldı.
İnsan ister istemez içinden geçtiği bir yılın muhasebesini yapıyor.
Yalnızlık çoğu zaman başımıza gelen bir şey gibi anlatılsa da bugünün yalnızlığı inşa edilen bir durum gibi.Bazen adım adım bazen de farkında olmadan örülen duvarların içinde kalır insan.Bu duvarlar öncelikli olarak ‘kendimizi koruma’ güdüsüyle yükselmeye başlar.Yaşanılan hayal kırıklıkları, yanlış anlaşılmalar ya da reddedilme korkusu gibi durumlar taş üstüne taş koymaya neden olabilir.Bir kez incinen, aynı yerden sınav vermek istemiyor.Belki daha az anlatıyor, yüzeysel davranmayı seçiyor.Belki de kendi kabuğuna hızlıca çekilmeyi.Tuğlaların örülme hikâyesi de burada başlıyor. * Duvarlar güçlü görünme zorunluluğuyla eş zamanlı yükseliyor.İnsanların bir kısmı yorulduğunu ya da birine ihtiyaç duyduğunu belli etmek istemiyor.Çünkü zayıflığın, ihtiyaç duymanın başarısızlıkla eş tutulduğuna dair güçlü inançlar var. “İyiyim” demek bir yerden sonra alışkanlık hâline geliyor.Bu alışkanlık ise zaman içinde mesafeye dönüşüyor.Kapıyı çalmaya korkuyoruz çünkü gerçekten kapının ardında birinin olup olmadığı belli değil. * Duvarlarımız ilişkilerin kontrol altına alınma isteğiyle daha da yükseliyor.İnsanlar artık ne kadar açılacağını ya da ne kadarını saklayacağını hesap ediyor.Cümleler tartılıyor, duygular filtreleniyor ancak ilişkiler sığ bir şekle bürünmeye başlıyor.Derinleşmenin risk olarak algılandığı bağ kurma biçimleri, doğallığını da yitiriyor.Derinleşmek bir noktada kişinin görülmesi anlamına geldiği için incinme ihtimalini de içinde barındırıyor.Ve kimse incinmek istemiyor… * Ardından mesafe koymak bir alışkanlığa dönüşüyor.Cevap verilmeyen mesajlar, ertelenen buluşma planları, “bir ara yaparız” şeklinde kurulan geniş zamanlı cümleler duvarın en kalın tuğlalarını yerine yerleştiriyor.Ve işte alın size nur topu gibi yalnızlık!Birbirimizin hayatlarından yavaş yavaş el çekerken, ilişkilerimiz de yok olmaya yüz tutuyor.Herkesin kendine yeteceği ve bir şeyleri tek başına taşıyabileceği düşüncesinden de güç alarak ördüğümüz duvarların ardında yeni bir gerçekliğe “merhaba” diyoruz.Yardım istemenin zayıflık olmadığı, sevginin paylaşıldıkça büyüdüğü ve sorunların birlikteyken de çözülebileceği gerçeği duvarları tamamen yıkmak için bir neden değil.Sadece o duvarları bu kadar yüksek örmeye gerek var mı bunun üstüne düşünebiliriz. * Doğası gereği sosyal bir varlık olan insan konuşmaya, paylaşmaya, anlaşılmaya, anlamaya, temas etmeye ihtiyaç duyuyor.Yalnız kalmak, kendine yetebilmek yaşam içerisinde önemli bir beceri olsa da kendi kabuklarımızın içinde yaşamaya çalışmak taşıyabileceğimizden biraz fazla.Galiba önemli olan kapının sonuna kadar açılması değil; rüzgârın ve ışığın gireceği kadar aralanması…Çünkü insanın bu ışığı fark etmeye ihtiyacı var.Ve şüphesiz var olduğuna, iz bıraktığına, “buradaydım” demesine…
Sosyal medyanın merkezde olduğu çağımızda milyonlarca insan; sayısız hesap ve içerik üreticisiyle sürekli etkileşim halinde.
Farklı coğrafyalardan, dillerden ve yaşam koşullarından gelen bireyler; benzer fikirleri, estetik anlayışları ve yaşam felsefelerini tekrar tekrar üretiyor.
Bana kalırsa bu durum, kültürel çeşitliliğin artmasından çok ifade biçimlerinin tek tipleşmesine neden oluyor.
Yılın son demlerini yaşadığımız aya girdik.
İlk hafta geride kalırken, ikinci haftaya doğru adım adım ilerliyoruz.
Aralık; yarım kalanları tamamladığımız, işe yaramayanları rafa kaldırdığımız, yüzleşmekten çekindiklerimizle göz göze gelmeye cesaret ettiğimiz bir ay.
Hızın kutsandığı bir çağda yaşıyoruz desek abartmış olmayız.Gündelik hayatın akışında birkaç saniye durmak lüks.Uzun uzun bir şeyler üstüne düşünmek ise bir çoğumuza zor geliyor.Böylesine hızlı bir yaşam akışında Oblomov’u okumak, edebî bir karaktere bakmaktan daha fazlası şüphesiz.Aynı zamanda, içimizde yaşayan bir tarafla da yüzleşmek demek.Oblomov, düşündüğümüz gibi sadece tembelliğin simgesi olan bir karakter değil.Modern insanın, her geçen gün artan hız karşısında geliştirdiği direnişin eski bir yansıması gibi. * Ritmin bu kadar attığı bir çağda Oblomov’u okumak tahammül sınırlarımızı zorlayabilir.Çünkü Oblomov; yavaşlığın, durağanlığın, ertelemenin, bekletmenin ve bir türlü harekete geçememenin bir portresi gibi adeta.Hızlanan yaşamlarımıza ağır gelebilecek ölçüde bir yavaşlık direnişi sunuyor.Gonçarov’un bu eserini okurken bunaldığım, “Artık kalk yerinden!” dediğim satırların az olmadığını fark ettim.Zihnimde sürekli bir yerlerde değişim kıvılcımının çakacağı beklentisiyle ilerlerken, bu denli yavaşlığın ve ertelemenin gerçekten mümkün olup olamayacağını sorguladım.İster istemez günümüz insanını ve yaşadığımız hız çağını düşünerek şu soruyu sordum: “Bugünün Oblomovları kimler ve nerede yaşıyor?” * Gonçarov’un 19. yüzyılda yarattığı Oblomov karakteri, fiziksel olarak harekete geçemeyen biri gibi görünse de aslında ertelenen hayallerin ve beklenti dünyasının kurbanı olarak okurun karşısına çıkıyor.Bu durum, günümüz insanına tanıdık gelebilir.Çünkü modern çağda insanlar fiziksel olarak hareket hâlinde gözükürken ruhen ve zihinsel yönden donmuş gibi. * Bugünün Oblomov’u sabah erkenden işe yetişme telaşında olanlar.Akşam evine döndüğünde ise yorgunluktan tükenmiş vaziyette her biri.Bu tükenmiş hâl içinde telefon ekranına kendini kaptırarak saatlerce sonsuz akışta kalmaya ise gönüllü.Tüm bu sirkülasyon içinde zihin de giderek ağırlaşmaya başlıyor haliyle.Yani söz konusu olan hareketsizlik, kendini yatakta miskinlik etmek şeklinde göstermiyor.Zihin zamanla eylem kapasitesini kaybederek biçim değiştirmeye başlıyor. * Oblomov, hayal kurarak harekete geçmeyi erteleyen bir karakter.Bugün ise farklı bir Oblomovluk mevcut.Artık hayal kurmaktan değil de çok fazla seçenek arasında kalmaktan yoruluyoruz.Yapmak zorunda olduğumuz her seçenek stres yaratıyor.Seçeneklerin çok olması, kıyas yapmak ve en nihayetinde karar verme süreçleri başlı başına yorgunluk sebebi.En nihayetinde de insan, “başka bir zaman yaparım” diyerek karar alma ve eylem süreçlerini rafa kaldırıyor.Bugünün Oblomovları sosyal medya akışlarında, saatlerce izlenen videolarda ve kapanmayan sekmelerde kayboluyor.Ekranda yaratılan bu konfor alanı herkesin kendi Oblomovluğunu büyütüyor.Diğer yandan bireylerin yavaşlama ihtiyacı geri plana atılıyor.Tüm bunlar, günümüz insanının tembellikten ziyade, zihinsel yük birikiminin yarattığı yorgunluk nedeniyle Oblomovlaştığını gösteriyor.Bir anlamda, zorunlu bir ara verme hâline dönüşüyor.* Üniversite öğrencileri, iş hayatında olanlar, evde çocuk büyütenler ve daha birçokları günümüz Oblomovları arasında yer alıyor.Yaşamın içinde olmakla birlikte, her biri bir o kadar da yaşamın dışında.İnsan merak ediyor; Oblomov olduğumuz için mi yavaşlamaya başladık, yoksa sürdürdüğümüz yaşamları sistemlerimiz kaldıramayacağı kadar hızlandığı için mi?Belki de hızına hız katan yaşam makinesinin bir dişlisi olmaktan yorulduğumuz içindir kim bilebilir ki?Sonuç olarak, pek çok şeyde olduğu gibi Oblomov’u yargılamak oldukça kolay.Zor olan, insanın niçin eylemsiz kaldığını anlamak.Bu da kaçınılmaz biçimde kendimize ayna tutmayı gerektiriyor.Çünkü hepimizin ötelediği bir kitap, başlatamadığı bir proje, aramaya fırsat bulamadığı bir dostu ya da zihninde taşıdığı bir yük varken, ara sıra Oblomovlaşmanın normal olduğunu kabul etmek bu dünya hayatının kaçınılmaz gerçeklerinden biri olamaz mı?Ne dersiniz?
İnsanın kendine, “Artık hiçbir şey beni kolay kolay şaşırtamaz” dediği dönemler vardır.
Bu cümleyi kurar kurmaz hayat, yeni bir perde açar önümüze.
Her sahnede başka bir yüz, başka bir hikâye ve gerçeklik çıkar karşımıza.
Hayat dönme dolap gibidir; her bir harekette roller, sorumluluklar ve gördüklerimiz değişir. Bazen aşağılara iner bazen de yukarıdan yıldızları izleme şansına sahip oluruz. Ancak, bu dolaptan ne inebiliriz ne de yerimize bir başkasını oturtabiliriz. O döner, biz de onunla beraber dönmeye devam ederiz. Hayatın bir gün bize sorumluluklarımızı tek tek hatırlatacağını biliriz ancak bunun hangi gün olacağını bilmeyiz.Yaşamın ağırlığı büyük bir gürültüyle değil, ince ince sızarak gelir.Ve biz, bu sorumlulukların hiçbirini bir başkasına devredemeyeceğimizi biliriz.Biliriz, ancak bunu bilmek bizi zaman zaman sıkıştırır da.Evlerin temizlenmeye, toparlanmaya; ilişkilerin dengeye ve ilgiye, kendimizin ise öz bakıma ihtiyacı vardır.Bütün yükten mükellef olmakla birlikte, her şeyi kenara koymak istediğimiz anların olması da çok insanidir. * Sürekli yetişme çabası ve sürekli bir onarma hali tüketici olabilir.İnsan, kendi hayatının tamircisidir.Gevşeyen her vidayı sıkmak, rüzgâr alan pencere kenarlarını sağlamlaştırmak gereklidir.Yaşam halının altına süpürülemeyecek kadar gerçektir.Çünkü aksayan, saklanan, ertelenen her şeyin bize dönme, bize çarpma gerçeği vardır.Yorgunluklar sorumluluklarımızın bir sonucu olsa da yaşadığımız hayatın en büyük kanıtıdır da. * Sadece işler ve ilişkiler değil, duygular da sorumluluk ister.Ölüm dışında ‘yas’ tutulan başka kayıplar da vardır.Hayalini kurduğumuz ama hiç gerçekleşmemiş ihtimaller; bir zamanlar çok sevdiğimiz ama artık yanımızdan geçen dostluklar…Bazen bir arkadaşlığı gömmek, bir hayali defnetmek gerekir.Buna keder deriz belki ama o keder de büyümenin bir parçasıdır.Hayat bize sürekli yeni sorular sormaz; bazen sadece, geride bırakamadığımız yükleri ısrarla taşımaya devam etmemizi izler.Sonra mı?Sonra büyürüz… * Farkında olmadan, bir zamanlar bize yön veren ebeveynlerimizin yol göstericisi oluruz. Onların elinden tuttuğumuz anlarda, hayatın döngüsü yüzümüze tokat gibi çarpar.Bir zamanlar çocuk olduğumuzu hatırlar, ama aynı anda artık olmadığımızı da kabul ederiz. Zaman hızlanır; biz istemesek de roller değişir, alışkanlıklar değişir, hayatın ağırlık merkezi yer değiştirir.Ve bütün bunlar öyle ani olur ki, hazırlıklı olup olmayışımızın pek bir önemi kalmaz.Yaşam, bizden izin istemez.Güçlü olup olmadığımızı, hazır olup olmadığımızı sormaz.Yaşanacaklar vardır, başımıza gelecekler bir de.Yaşanacaklar olur.Gelecekler gelir, gider, gelir…Biz de çoğu zaman ayak sürüyen bir iradeyle, olup bitene yetişmeye ya da olup bitenden kaçmaya çalışırız. * Hayat tam da budur.Kimseye devredemeyeceğimiz uzun bir nöbet gibidir.Acılar da başarılar da sorumluluklar da mutluluklar da –hepsi– nihayetinde bizimdir.Bir saatliğine bile olsa yerimize geçecek birini bulamayız.Böyle bakınca korkutucu gelse de yaşamak böyle bir şeydir; öğrenerek, içinden geçerek, eksilerek ve artarak…İnsanı insan yapan tüm bu geçiş değil midir?Ansızın geleni karşılamaya devam edebilmek,Yeniden başlamak,Yeniden ayağa kalkmak,Yeniden toparlanmak…Kendi yaşamının hem yıkıcısı hem de kurucusu olmak.Ve nihayetinde, bir gün geriye dönüp tüm bu yükleri taşıyan kişiye yani kendimize büyük bir iç rahatlığıyla sessizce teşekkür edebilmek.Yaşamaktan korkma,Yaşamda kal.
İnsan hayatı çetrefilli, inişli çıkışlı ve oldukça zahmetlidir.
En çabasızımız için bile durum farklı değildir.
Dünyaya gözümüzü açtığımız, ciğerlerimize ilk nefesi çektiğimiz andan itibaren başlar yaşam mücadelesi.
Herkesin kendince kaçtığı, saklandığı bir yerler vardır.Kaldıramayacağını düşündüğünde ya da yüzleşmek ağır geldiğinde sığınacağı bir mağara ya da ağaç kovuğu...Özellikle kayıtsız kalamayanlardansanız, çevrenizde olup bitenler bünyenize daha ağır gelir.Benim de birçokları gibi zorlandığım günler oluyor.İnanmak istemediğim, kaçmaya çalıştığım duygu durumlarının içinde buluyorum kendimi. * Geçtiğimiz hafta Gebze’de meydana gelen bina çökmesi, psikolojik olarak hepimizi yıprattı.İsyan, kızgınlık, güvenlik sorgulaması, kendini her an koruma refleksi derken aynı anda birden fazla tuşa basıldı.Dengemiz, yine bir insanlık faciasında altüst olurken, son senelerde yaşadıklarımızın ağırlığı altında ezilmeye devam ettik.Dilara’nın kurtuluşuna sevinirken, gencecik yaşında tüm ailesini kaybetmiş olduğu gerçeğiyle derinden sarsıldık. * İmkansızlıklar, ekonomik koşullar, toplumda oluşan sınıflar arası eşitsizliğin gitgide artması derken; neyi nereden tutup analiz edeceğimizi şaşırdık.Bu kadar çok yara birikmişken psikoloji ne kadar iyileştirebilir, sosyoloji böylesine altüst olmuş toplumsal dengeleri ne kadar çözümleyebilir ki?Yaralarımızın birini sarmadan, onarmadan ve ruhlarımızı şifalandırmadan hızla elem verici bir olaya geçiş yapıyoruz.Hazır olup olmadığımız kimsenin umurunda değil.Veyahut da nasıl atlatacağımız... * Herkes kendini iyileştirmenin bir yolunu bulmak zorunda, öyle ya!Hiçbirimiz terazide dengede değiliz.Her an devrilebilir, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz.Üstelik bu terazi güven de vermiyor.Uzun süreli yolculuğa, gelecek planlamasına uygun değil.Ya kendi yolumuzu bulmak ya da bize emniyetli gösterilen yollardan bir an önce çıkmak zorundayız. * Başka türlüsü, geleceğe dair şiirsel bir gözle bakmamı sağlamıyor.Yaşadıklarımız romantize edilebilecek türden değil.Hepsi en dibine kadar gerçek, sarsıcı ve sağır edici.Belki de Jose Saramago’nun Körlük adlı eserindeki insanlar gibi günden güne körlüğümüz artıyor ve bu durum görünmez şekilde bulaşıcı.Gözlerimizin gerçeğe yeniden açılabilmesi için hakikati görmeye razı olmamız gerekiyor. * İşte ben de böyle zamanlarda kitaplara daha çok dönüyorum yüzümü.Kaçıyorum desem de bir kaçıştan çok metinlerin güven verici kollarına sığınmak benimkisi.Daha çok okuyor, daha hızlı sayfa çeviriyorum.Belki de içinden geçtiğimiz sert günlerin dikenli telleri canımı daha fazla yakmasın diye edebi metinlerin duygu dünyasına sırtımı yaslıyorum. * İşin sonunda gökten üç elmanın düşmesi ya da sevenlerin kavuşması gibi bir idealim yok.Hayalini kurduğum; insanca yaşamanın mümkün olduğu, güven duygusunun sınırlarının belirsizleşmediği, insan hayatının tezgâhtan düşen bir limon kadar değersiz görülmediği, yani yaşamın böylesine ucuz olmadığı bir ülkede insanlığımızı kaybetmeden var olabilmek...Çok mu şey istiyoruz dersiniz, dostlar?
Bazen insan, büyük değişimler yerine, yalnızca bir ağacın kökünde durmayı ister.
Çünkü bilir ki, orada dünyanın hızından uzak, yaşamın gerçek ritmini hatırlatan bir gerçeklik vardır.
Sabahın erken saatlerinde sessizliği arayarak ormana doğru yürüdüm.
Birkaç gündür medyada geniş yer bulan, 23 yaşındaki genç Barış’ın evinden zorla çıkarılması haberini büyük ihtimalle siz de görmüşsünüzdür.Ben de sosyal medya üzerinden bu görüntülere maruz kaldım.Ardından hepimiz, Barış’ın berbere ve hamama götürüldüğüne tanıklık ettik.Öyle bir çıkarılıştı ki bu, birçok kişi neden kucakta götürüldüğünü sorguladı.Tüm süreç, baştan sona Barış’ı ve onun en savunmasız anlarını izleyenlere sundu.Bu sahneleri izlerken içimde biriken rahatsızlık hissini tarif etmeye çalışmayacağım; çünkü bazı şeyler yalnızca hissedilir ve orada kalır.Ama bu yazı, tam da orada kalan o hissin sesi olsun istiyorum. * Bu olay, dışarıdan bakıldığında bir ‘kurtarma hikâyesi’ gibi sunulsa da aslında yaşanan şey, insanın en temel haklarının, kırılganlıklarının ve mahremiyetinin pervasızca hiçe sayılmasıdır.Barış’ın evinden zorla çıkarılması, sadece fiziksel bir müdahale değil; onun iradesine ve onuruna yapılmış bir müdahaledir.Bir insan ruhsal bir çöküş içindeyse, bu çöküş; tıraş edilmekle, hamama götürülmekle, görüntü verilerek temizlenebilecek bir şey değildir.Bu yaklaşım, ruhsal sorunları estetik bir soruna indirgeyerek insanın içindeki karmaşayı, sadece dış yüzeyini düzeltmeye çalışarak yok sayar. * Oysa Barış’ın yaşadığı ruhsal halin ne kadar derin olduğunu kimse tam olarak bilemez.Belki de dış dünyayla bağını kopararak kendini korumaya çalışıyordu.Belki bu geri çekilme, onun bir tür savunmasıydı; kendilik duygusunu korumaya çalışan son içsel hamlesiydi.Bu yüzden, böylesi hassas ve kişisel bir duruma yaklaşırken önce saygı, sonra da sabır gerekir.Ama ne yazık ki gördüğümüz şey, saygıdan çok teşhir ve sabırdan çok gösteri arzusu oldu.Yetkililerin Barış’ı evinden çıkarırken sergilediği tavır ve sürecin kameralara adım adım yansıtılması, insanın sadece bedeniyle değil, ruhuyla da kamuoyuna ifşa edilmesidir. * Bunun adı acı pornografisidir.İzleyenin kendini iyi hissetmesi, yardımsever veya ‘duyarlı’ sayması için bir başkasının acısının sergilenmesidir.Görüntülerde yer alan her detay — kucakta taşıma, kameraya yansıyan yıkanma sahnesi, tıraşın grotesk bir biçimde sunulması — dramatik ve rahatsız edici bir ‘hikâye’ kurgusunun parçası haline getirildi.Ancak burada bir hikâye yoktu.Burada bir insan vardı.Ve biz onu değil, onun üzerinden üretilen gösteriyi izledik. *İnsan olmak, sadece normlara uymak değil aynı zamanda acı çeken, bazen susan, bazen kaçan, kırılan ve yeniden toparlanmaya çalışan bir varoluş biçimidir.Ve bu varoluş, hamam sahnesiyle temize çekilecek kadar basit değildir.Barış’ın eve kapanması, belki de bir kırılmanın, belki de bir reddedişin dışavurumuydu.Toplumun ‘deliler hapishanesi’ dediği sınırların dışında kalmayı tercih etmiş olabilir.Belki de herkesin delilik dediği şeyin ortasında, elinde kalan son şeyi — kendi olabilmeyi — tutuyordu.Bunu bilemeyiz.Ancak bilmediğimiz bir şeyi böylesine hoyratça açığa çıkarmaya hakkımız da yoktu. * Oysa bu hikâyede olan şuydu:Bir birey, kendi kırılganlıklarıyla var olmaya çalışırken, devlet eliyle, kameralar eşliğinde, rızası dışında toplumun gözü önüne serildi.Bu gösteri ne bir yardım eylemiydi ne de şefkat içeriyordu.Görüntüler aktı, haberler tıklandı, yorumlar yapıldı.Vicdanlar da sözde bir görevi yerine getirmişçesine rahatladı.Artık bir sonraki hikâyeye geçebiliriz.Ama şunu unutmadan:Barış hâlâ orada.Görüntüler ise arşivde, haber yığınlarının arasında, her an karşısına çıkmak ve ona kendi hikâyesini yeniden hatırlatmak üzere yerini aldı
Yakın zamanda Ayn Rand’ın Hayatın Kaynağı adlı romanını okudum.Romanın merkezinde yer alan mimar Howard Roark, kendi değer yargılarını toplumun beklentilerine feda etmeyen ve ahlaki bağımsızlığını koruyan bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Roark’ın kararları, bireyin dışsal baskılar karşısında kendi özüne sadık kalma mücadelesini temsil ediyor.Onun üzerinden anlatılanlar sadece bir karakter portresi değil, aynı zamanda modern bireyin de en temel sınavı. * Benim için bir roman demek aslında biraz eksik kalıyor çünkü kitap daha çok felsefi bir manifesto gibi ilerliyor.Metin sayfalar ilerledikçe sadece karakterlerin çatışmalarını değil, insanın kendi içindeki en temel çatışmayı da gözler önüne seriyor.Kendi aklınla mı düşüneceksin, yoksa başkalarının gözünden mi bakacaksın dünyaya? * Bu soru bana fazlasıyla tanıdık geldi.Özellikle içinde bulunduğumuz sosyal medya çağında, düşünmenin yerini ‘görünür olmanın’, yaratmanın yerini ‘beğenilmenin’ aldığı bir sanrı kültüründe yaşıyoruz.Her şeyin hızla tükendiği, fikirlerin ise derinlikten çok kimin tarafından söylendiğine göre değerlendirildiği bir dönemde, Rand’ın birey vurgusu sadece felsefi değil, güçlendiren bir etki de yaratıyor. * Ayn Rand’ın romanında ortaya koyduğu temel tez; düşünen, yaratan, yargılayan ve değer üreten bireyin modern toplum tarafından sistematik biçimde bastırıldığı gerçeği.Bu bastırmanın temel aracı ise Rand’a göre kolektivist ahlak anlayışı.Rand, bireyin değerini dışsal bir otoriteye yani topluma, başkalarının yargılarına, geleneklere ya da popüler kanaatlere bağımlı kılan her türlü düşünsel sistemi reddediyor.Ona göre insanın değeri, bireyin kendi aklı, üretimi ve bilinciyle varlık gösterebilmesiyle ölçülür ki aşağıdaki cümlesinde bunu açıkça ifade eder:“İnsanın değeri kendinden gelir, başkaları için neler yapıp neler yapmadığından değil.” * Rand insan aklını, gerçekliğe ulaşmanın tek aracı olarak görüyor.Ona göre gerçekler uzlaşmayla değil, bireysel aklın bağımsız işleyişiyle kavranabilir.Dolayısıyla da kolektivist sistemlerin talep ettiği ‘birlikte düşünmek’, ‘birlikte hissetmek’, ‘birlikte hareket etmek’ algısı gerçek bilgiye ulaşmada temel bir yanılgı üretir.Çünkü bilgi, kolektif değil bireyseldir.His, kolektif değil kişiseldir.Eylem ise kolektif değil yine bireysel sorumluluğa dayanmalıdır.* “Bağımsız yargılarını askıya aldın mı, bilincini askıya almışsın demektir. Bilinci durdurmak, hayatı durdurmaktır.”Bu söz, bireyin zihinsel bağımsızlığını yitirdiğinde yaşamla olan bağını da kaybettiğini gösteriyor.Rand’ın bu eleştirileri günümüzde kültürel ve dijital yapılara da yöneltilmiş gibi okunabilir.Özellikle sosyal medya algoritmalarıyla şekillenen davranış kalıplarında, romanında tanımladığı ’ikinci elcilik’ yeniden karşımıza çıkıyor.Fikirler artık hakikat arayışının değil, dijital etkileşimin birer nesnesi haline dönüşüyor.Görünmek, olmak’ın yerini alıyor ve Rand bunu şöyle ifade ediyor:“Yargılamak için değil, yapıyormuş izlenimi vermek için. Yaratmak için değil, göstermek.” * Bağımsız düşünen bireyin dijital çağdaki karşılığı çoğu zaman ‘uyumsuz’ olmak.Fikir üretmekten çok, kimin tarafında olduğun önemli diyebiliriz ki bu da bir tür dijital kolektivizm biçimi.Ayn Rand çözüm olarak ‘bağımsız birey’i sunuyor.Kendi aklıyla düşünen, kendi vicdanıyla yargılayan ve kendi emeğiyle üreten bağımsız birey…Bu birey esasen toplumdan kopuk değil, tam tersi topluma gerçekten katkı sunan tek figür olarak karşımıza çıkıyor.Ve karakter üzerinden şunları söylüyor:“Bir insanın diğer bir insana yapabileceği tek iyi şey, o kişiyle doğru dürüst bir ilişki kurabilmesi için tek yol... Elini çekmektir!”Yani bu el çekiş, bireyi şekillendirmeye çalışmamak ve kişinin kendisi olabilmesi için ona alan açmanın ta kendisidir. * Kısa bir yazıyla kitap ve karakter analizi yapmam pek olası değil ancak zihinsel ve ahlaki bağımsızlığın bir yaşamı nasıl dönüştüreceği üstüne merakınız varsa Hayatın Kaynağı, bir roman olmanın oldukça ötesinde.Aynı zamanda, kendi düşünce yapınızı da gözden geçirmek için bir fırsat diyebilirim.Ve günümüz dünyasında birçoğumuz sıklıkla sesimizi ve yönümüzü kaybedebiliyoruz.Böyle anlarda kendimizden ve her şeyden birkaç adım geri çekilerek durmak gerekiyor.Bu durma hali, gerçek yaratıcılığın ve hakikatin ortaya çıkması için bir parça da yalnızlık içeriyor. Yalnızlığınla iyi seyirler…
Eylül ayı boyunca, tabiri caizse “yattığım yerden okuduğum” birkaç kitap oldu.Her biri şezlongda başlayıp, uyumadan önce ya da sabah uyanınca 15 dakikalığına hemhal olduğum eserlerdi.Kendimce sessiz bir karar alıp, hepsi birbirinden güzel bu kitapları benzer şekillerde başlayıp bitirdim. Melisa Kesmez’in Nohut Oda’sı, Çiçeklenmeler’i ve Bazen Bahar’ı beni evden eve, kadından kadına gezdirdi.Her bir kitabında birbirinden farklı kadınlarla ve onların yaşamlarıyla tanıştım.Dünyalarına konuk oldum; tedirginlikleri, duraksamaları, aşkları, ölümleri ve doğumlarıyla başka başka hayatlar yaşadım.Kesmez’in karakterleri, yanından geçtiğimiz ve belki göz göze geldiğimiz ama hikâyelerini merak etmediğimiz insanları anımsattı.Kimisi geçmişiyle yüzleşme cesareti göstermeye çalışırken, kimisi kırılganlığın içinden yeni bir dal bularak çiçeklenmeye çalışıyordu.Yeniden başlamanın cesareti ya da başlayamamanın korkaklığı arasında gidip gelen kadınların en sonunda kendi yollarını bulma hikâyeleriydi bunlar.Yer yer iç burkan ancak bir şekilde yeşermeyi, yeniden sürgün vermeyi bilen kadınların... * Aylin Balbao’nun Bu Hikâye Senden Uzun Osman adlı eserini okurken ise yer yer içimi hüzün kapladı.Osman’a seslenişleri ve Osman’dan vazgeçip yeniden dönüşleri...Anlatılanlar Osman’dan fazlasıydı, şüphesiz.Kırılganlık, bağlılık, alışkanlık, yalnızlık ve evrende yerini bulamayışın yılgınlığı...İnsanın yüzüne çarpan cümleleri, aynı zamanda mizaha çevirme hali.Bazı satırlarda “Bunu nasıl ifade edebilmiş?” şaşkınlığı yaşadım.Hayal dünyasından fırlayıp gelenlerin somutluk kazandığı ve yeniden kelimeler evreninde yok olup gittiği; çizimleriyle gözümü ileri bir noktaya dikmeme vesile olan kitap, yaşam ya da bakışın ta kendisiydi. * Ve sonra Yu Hua’nın Yaşamak’ı...İnsanın en temel halleriyle karşılaşmasının bir versiyonu, yansıtıcısı, aynası.Her şeye sahip olan bir karakterin bir anda hiçe dönüşünün en sert fotoğrafı diyebilirim.Gittikçe küçülen, küçüldükçe daha da derinleşen bir adamın hikâyesi...İçindeki her bir karakterin yaşama karşı ikilemsiz duruşu insanı etkileyen noktalardandı.Bir yerlerde “her şey düzelecek” beklentisine giren okurun beklentisinin karşılanmayışı ve içe çöken o ağır tortunun hissettirdikleri pek kolay hazmedilecek türden değil.Hayatın yükünü sessizce sırtlanan, sırtlandıklarını taşırken “ah!” demeyen Fugui ve ailesinin öyküsü... * Benim için bu okumalar, üç farklı yazarın beş ayrı kitabının yaşama, yaşamaya ve insana tuttuğu ışıktı.Sahi, yaşamak ne demek?Bir ömür nasıl geçiyor?Elde kalanlarla ne yapıyor insan denilen varlık?Farklı gibi görünse de aynı kapıya çıkan benzer sorular en nihayetinde.Yaşıyor, seviyor, kaybediyor, büyüyor, direniyor, mücadele ediyor ve ölüyoruz.Birinin ya da birilerinin gölgesinde geçiyor kimi hikâyeler.Bazen küçük bir odada, bazen de bir savaşın en ortasında.İnsan her bir yolculukta değişiyor, kabuğunu atıyor. * Okur olarak her bir hikâyeden ve yaşamdan geçerken belki de fark etmemiz gereken tek şey, hepsinin bize ait olduğu.Herkesin bir hikâyesi var ve bu hikâyeler çoğu zaman kendi seslerini tam olarak bulamıyor.Ancak onları dinlemeye başladığımızda, aslında ne kadar benzer ve içten olduğunu fark ediyoruz.Kadınlar, erkekler, köylüler ve Osmanlar...En nihayetinde hikâyelerin ucunda kim olduğumuz değil, neye dönüştüğümüz saklı.Ve öyle anlar geliyor ki, başkalarının hikâyelerinde kendimizi buluyor ve gözümüzün en içine bakma cesaretini gösteriyoruz. Hikâyelerle kal…
Rutinlerin önemli olduğunu bilecek yaştayım.
Birçoğunu isteyerek kurdum; iyi de geldi.
Ama bazı günler, en çok iyi gelen şeyler bile bunaltıcı olabiliyor.
Bir toplumun gelişmişlik düzeyi yalnızca ekonomik göstergeler ya da betonarme yapılarla ölçülemez.Buna inanan varsa eğer büyük yanılgı içinde.Gerçek ilerleme; düşünen, sorgulayan, anlayan ve ifade edebilen bireylerden oluşan bir toplulukla mümkün olabilir.İşte bu noktada kültür ve sanat hem bireyin hem de toplumun ruhunu yoğuran en derin etkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. * Okumak, gezmek, dinlemek, görmek, anlamak…Bunlar yalnızca bireysel eylemler değil; aynı zamanda toplumsal bilinçlenmenin de temel taşlarıdır.Her kitap yeni bir pencere açarken hayata, her yeni şehir ve farklı kültür insana bir başka bakış açısı kazandırır.Sanat ise, tüm bu deneyimlerin içselleştirilip yeniden ifadesidir.Bir tablo, şiir, film ya da bir tiyatro oyunu bu ifade biçimlerinden birkaçıdır. * Bir toplumun çöküşü; farklı düşüncelerin susturulduğu, tek bir doğrunun dayatıldığı, sorgulamanın ‘tehlikeli’ sayıldığı dönemlerde başlar.Ne zaman aynılaşmaya yüz tutarız o zaman tekrara düşeriz.Okumak, izlemek, görmek yalnızca bilgi edinmek değil; empati kurmak, başka hayatları anlamak ve farklılıkların değerini bilmek demektir.Ve bu tüm toplumların ihtiyacı olan şeydir.Farklılıkları rahatsız olmadan kabul etmek, desenlerin çeşitliliğinde büyük bir zenginliğin barındığını bilmektir. * Bugün birçok toplumun yaşadığı en büyük kriz, tek tipleşme.Tüm sokakların aynılaştığı, insanların aynı markaları giydiği, aynı düşünce kalıplarına sıkıştığı ve benzer içeriklerin tekrar tekrar tüketildiği bir dünyada, ruh boğulmaya mahkûm değil de nedir?Oysa kültür, çeşitliliktir.Sanat, bireyselliğin sesidir.Bunlar birleştiğinde vizyon oluşur.Vizyon sahibi olmak, yalnızca ileriye bakmak değil, aynı zamanda geçmişi anlamak, kültürel mirası sahiplenmek ve bugünle bağ kurmaktır.Sanat, geçmişle gelecek arasında köprü kurar, şimdiyi ise anlaşılır kılar.Mimari eserlerden halk müziğine, klasik edebiyattan çağdaş resme kadar her alan, bir toplumu hem tarihsel hem de duygusal olarak besler, güçlendirir ve büyütür. * Müzeleri boş, tiyatroları sessiz, kitapçılarından ziyade AVM’leri dolup taşan bir toplum, gelişiyor gibi görünse de aslında içten içe fakirleşmektedir.Kültürsüzlük, bir ülkenin geleceğini sessizce kemiren bir hastalıktır.Bu yüzden kültür ve sanat, ‘ekstra’ değil, temel bir ihtiyaçtır.Toplumların kalkınması, bireyin derinleşmesiyle başlar.Ancak derinleşen birey farklılıkları anlar, kendini ifade eder.Ve en önemlisi, sadece kendi için değil, yaşadığı toplum için de düşünür, üretir, paylaşır. * İşte bu yüzden kültür ve sanat; yalnızca estetik bir uğraş değil, bir toplumun geleceğini belirleyen temel yapıtaşlarıdır.Bireyi ve doğal olarak toplumları insanlaştıran, incelten de tam olarak bu taşlardır.Medeniyet ise ancak bu temel üzerinde yükselebilir…
Sıcak bir yazın ardından eylülün biraz da olsa serinletici havasıyla buluştuk.
Güneş altında geçen uzun günler, geç yenen akşam yemekleri, tatil yolları, deniz kenarında geçirilen vakitler, uzun sohbetler…
Hepsi birer anıya dönüşmeye başladı bile.
Sessizliği arzularız ama her kulak o lükse sahip değildir.
Gürültü bir ses değildir sadece.
Bazen görünmeyen bir ağırlık, bazen ise kulaktan önce zihni delen bir yorgunluk.
Siyaseti, birileriyle konuşmaktan çok tartışmak sandığım dönemlerim oldu. Kendi inandıklarımı daha doğru kabul ettiğim, okuduklarımın mutlaka okunması gerektiğini düşündüğüm, sadece fikirlerimi destekleyen yayınların peşinden gittiğim yıllar geçirdim.
Ateşli diyaloglar, öfkeyle söylenmiş cümlelerle doluydu.
‘Onlar’ ve ‘biz’ ayrımı keskinleştikçe, kim olduğumdan çok, neye inandığım öne çıkıyordu. Oysa bugün fark ediyorum ki, bana ait sandığım onca fikir, aslında başkalarından ödünç alınmıştı.
Her ilişkinin kendine has bir oluşumu vardır.İçinde sevgi, sabır ve bazen de kırılganlık barındırır.Bunların hepsini çevreleyen bir çit yoksa eğer, en özen gösterdiğimiz bitkiler, çiçekler bile gün gelir zarar görür. Peki nedir bu çit?Güvendir. İnsan, kendi alanına ihtiyaç duyar.Bu alan, yalnızca kişinin kendisine ait olan, başkalarının ise izinsiz girmemesi gereken bir mekândır.Bir günlüğün sayfaları olabilir bu, bazıları için de dost sohbetindeki sırdır.Kimisi için de kendi kendine kalma halidir dışarıdan dürtülmeden.Bu alanlara dokunulmadığında büyür ve genişler; dokunulduğunda ise büyümüz bozulur. Bir ilişkide sınırlar, ‘ben’ ile ‘biz’ arasındaki görünmez çizgilerden oluşur.O çizgiler, sevgiyi, samimiyeti engellemek için değil, aksine onu korumak ve büyütmek için vardır.Sınırları çizilmemiş bir ilişki müdahaleye açıktır, suların yatağından taşmasına neden olur.Kendi akışımızı ve yönümüzü tayin edebilmemiz için bu sınırlara ihtiyaç duyarız. Sınır ihlali her zaman patırtılı ve gürültülü olmaz.Çoğu kez nezaket kisvesi altında sinsice yapılır. “Sadece merak ettim” diye başlayan cümleler, “senin iyiliğin için” diye daha da meşrulaştırılır.İlerleyen ihlal, “beni seviyor, bana bir şey demez”lere kadar devam eder. Niyet ne olursa olsun, izinsiz atılan her adım güvenin toprağında ince ve sarsıcı çatlaklar açar. O çatlaklar bazen onarılır, bazen de temelden sarsılır. Sevgi, sahiplenmek değildir.Aksine sevgi, alan bırakabilmektir.Çünkü gerçekten sevdiğimizde, karşımızdakinin kendi akışında salınmasına izin veririz. Güven, sınırlarımıza duyulan saygının sessiz tanığıdır.Kimse alkışlamaz, kimse gözle göremez.Ama orada olduğunu biliriz.Sözlerimizde, suskunluklarımızda, birbirimize ayırdığımız alanlarda...Ve güven onu hissetmekten çok yaşama hâlidir.Eylemlerimizle bunu somutlaştırır; güçlendiririz. İlişkileri koruyan en değerli şey, sevgiyi baki kılan görünmez çitlerdir.Saygıyı, sevgiyi, güveni köklendiren mesafeli samimiyettir.İzinsiz bir kapıdan girmek samimiyet değil, sevgiyi baltalayan bir girişimdir.Güven dediğimiz de bu sınırların gölgesinde büyür; ihlal edilmedikçe de kökleri en derine iner.Kökleri derinde olan sevgi, fırtınalara bile direnir.Ve işte o zaman, güven yalnızca korunmaz; geleceğe de taşınır…