Saadet Sevinç Doğan

Saadet Sevinç Doğan

Ben’in Gemisi

Bazı kitaplar biraz üzerine düşünmeyi, demlenmeyi bekliyor. Ben’in Gemisi de öyle oldu benim için. Sadece ölüm temalı olduğu için değil; konuyu başka bir perspektiften ele aldığı için. Edebiyatın dilini resimle, sanatla buluşturduğu ve özgün bir yerinden konuyu işlediği için en çok da. Nihayetinde hayatın bir gerçeğini ele alıyor ama onu diğerlerinden ayıran şey o gerçekliği ustalıkla çocuğa ve önümüze bırakması; hem de böyle kocaman anlamlar yükleme telaşından uzak, sadece içindeki biriken duyguyu şeffaf bir şekilde sunarak. Pieter Koolwijk yazıyor, Linde Faas resimliyor kitabı ve Erhan Gürer çevirisi ile de okuyoruz. Can Çocuk Yayınları da ne iyi etmiş de basımını üstlenmiş.

Yazar Hollandalı. Daha önce yine aynı coğrafyadan Pimm Van Hest’in Annem Her Yerde kitabını okumuş ve çok etkilenmiştim. Sonra ölüm temasını nasıl ele aldıklarını düşündüm iki yazarın da ama sanırım kültürel kodlar çok fazla şey söylüyor. Yani bize, bizim toplumumuza göre zor sayılan aslında hem çocuk dünyasına, hem de kültürel olarak başka toplumlara konuşulması, üzerine yazılması zor şeyler değil. Bu nedenle de, onlar yaşamın içinden bir gerçeği kaleme alırken, olabildiğince samimi şekilde edebiyatın sıcak yuvasında demlenirken, bizler daha fazla zorlanıyor ve çocukla konuşmanın şeklini kurguluyoruz. İşte o kurgu galiba biraz daha bizi yapay kılıyor. O da şimdilik diye düşünüyorum. Çünkü bu temada, yani ölüm temasında bizde de iyi örnekler gelecek diye düşünüyorum. Bunu konunun popüler olma kaygısından uzak olarak yazacak yazarlar sağlayacak. Pieter aslında kızının kedisinin ölümü sonrası aralarında geçen diyalogdan etkileniyor ve o şekilde yazıyor Ben’in Gemisi’ni. Nazlı Akçura, Edebiyatla Büyüyenler Kulübü’nde yazarla röportaj yapmış ve bu hikayeyi çok güzel anlatmış. Oraya bakabilirsiniz yazarı daha yakından tanımak isterseniz. Ben de Kocaeli’den Nikomedia Çocuk Edebiyatı Topluluğu’ndan Hülya G. Poyraz’ın daveti ile bir webinara katıldım ve orada yazar Pieter Koolwijk’i dinledim. Sorularımızı yönelttik ve yanıtlarını dinledik. Bunun için bir kez daha Hülya hanıma ve emeği geçenlere teşekkür ederim. Okuma pratiğinde yazardan bağımsız olarak kitapla bağ kurarız ve bunu yaparken de kendi sosyokültürel geçmişimizden bakarız metne. İşte bu nedenle üzerine yazmak için beklediğim bir kitap oldu Ben’in Gemisi. Mizahla harmanlaşmış ve toplumsal kabulleri sorguya çeken tarafının dışında ölüm ve buna dair rutielleri de düşünmeme sebep oldu. Bu da başka okumalara ve sohbetlere konu araladı. Bence bir kitaptan alacağımızın fazlasını almış olduk. Ayrıca tüm bunların dışında hayata dair olanı kültürel olarak nasıl taşıdığımız ve başka kültürlerin nasıl taşıdığını da düşündüğüm bir okuma oldu. Çocuk kısmında da açıkçası bize zor gelenin bizim yaşanmışlıklarımızla ilgili olduğunu, öğrenilmiş bir zorluk olduğunu düşünüyorum. Bu elbette ölüm kolaydır demek değil, asla değil hem de. Sadece duygularımız konusunda kendimize ve yanımızdaki çocuklara yeterince açık değiliz diye düşünüyorum. O nedenle bu konular bize onlarla konuşmak için zor geliyor. Bu kadar özeni sadece çocuk edebiyatında gösteriyor olmamız da bizim çelişkimiz. Keşke bu özen onları incitecek her şeyde içselleştirilebilse diye de düşündüm bir yandan.

Abisini kaybeden bir çocuk, babası ve annesi ile bu süreci geçirmeye çalışırken alışılagelmişin dışında bir yolla mezarı bir gemi şeklinde tasarlayıp bahçelerine yerleştiriyorlar. Buna çevreden sesler yükseliyor ve kitap bununla mücadele eden babanın mizahi yanına ışık tutuyor. Kitapta anne ve annenin bu yas sürecinde ne yaşadığına pek tanık olmuyoruz. Yazar bunun bilinçli bir tercih olmadığını, sadece babadan yola çıktığını söyledi webinarda. Kayıp yaşayan çocuk ise babası ve komşularının olaya bakış açılarındaki farklarda arada bocalıyor. Yine de babasının yanında yer alıyor. Yazar meselenin duygular olduğunu ve yas sürecini kişinin yaşamasına müdahalenin anlamsız olduğunu düşündüğünü ifade etti. Yani ortada bir kayıp varsa, başkalarının bununla ilgili ne dediğinin veya neye itiraz edeceklerinin önemli olmadığını, asıl düşünülmesi veya dikkat alınması gerekenin bu olmadığını düşündüğünü söyledi. Yazarın niyeti elbette kıymetli ve kitap bunlarla birlikte okununca daha da açılıyor. Yine de bizim kültürümüzü düşününce bazı yörelerde mezarlar evin bahçesinde yer alırdı ve hala alan yerler var, bunun dışında mesela İzmir’deki Bademler Köyü’nde mezar taşlarına o kişiyle ilgili özlü sözler yazılır ve genelin dışında bir yol izlenir. Oradaki yatan kişilerle ilgili hayatını anlatan minik bir anlatımla ya da belki ağıtla diyebiliriz, kişiye veda edilir. Oysa bu klasik anlamda gördüğümüz bir mezar taşı ve yazısı değildir. Yani aynı toplum içinde bile ölümü karşılama şekillerimiz farklı aslında. Ben’in Gemisi’ni okuduktan sonra Anadolu Folklorunda Ölüm konulu kitaba da baktım. Sedat Veyis Örnek hocanın hazırladığı kitapta bir çeşit sosyolojik bakış açısıyla ölüme dair bilgiler yer alıyor. Ölüm gibi, doğum, düğün, inanışlar da değişiyor. Değişim bir başkasına göre kolay olmayabilir ama tam da yazarın dediği gibi temel mesele belki de duygulardır. Buna yüklenen anlamlardan bağımsız olarak kişinin ne hissettiğini duyabilmesi kıymetlidir ve belki biz orada bir şeyleri kaçırıyoruz. Bu kitap bunu anımsattı en çok da. Çocuk ne hissediyor, ne düşünüyor, o kaybı nasıl anlatıyor veya dillendiriyor? Yetişkin kayıpla ne yapıyor, o kaybı nasıl bir yas süreciyle tamamlıyor? Çocuk edebiyatında kar amacı gütmeksizin, bir duyguyu ele alan ve bu nedenle bence önemli olan kitaplardan birisi Ben’in Gemisi. Tam da tüm bu soruları sormamız, yanımızdakiyle konuşmamız veya sadece onu dinlememiz için bir alan açabilir. Bu da kesinlikle az bir şey değil. Çünkü maalesef biz yetişkinler kalıp yargılara daha sıkı bağlıyız ve yeni olan, farklı olan bize daha anlaşılmaz gelebiliyor. Yaş ilerledikçe veya dogmatik olan yerleştikçe daha büyük bir direnç gösteriyoruz alıştığımızın dışındakilere. Oysa çocuklar doğuştan soru sormaya, düşünmeye, anlamaya daha yakın. Yani felsefe onların doğası aslında. Bizim kaçırdığımız şeyi bence Pieter henüz kaçırmamış ve yanındaki çocuğu dinlediği, duyduğu gibi içindeki çocuğa da kulak kabartıyor. O nedenle belki de en çok büyüklerin okumasını istediğim kitaplardan oldu.

Yazının Devamı

Mucize Beyin

Dr. Jill Bolte Taylor tarafından yazılan “Mucize Beyin” kitabını büyük bir merakla alıp okudum. Etrafımdakilerle bazı bölümlerini paylaştım. Ama buradan da yazmak istedim. Üstelik üzerine daha detay yazmak gibi bir şansım varken. Kardeşinin şizofren olması nedeniyle nörolojiye merak salan yazar, kendisi de 38 yaşına geldiğinde beyin kanaması geçiriyor. O an yaşadıklarını anlattığı bir söyleşisi var youtubeda. Mucize Beyin kitabı da buradan yola çıkıyor ve yazarın 8 yıllık iyileşme sürecinden damıttıklarını kapsıyor. Diyojen Yayıncılık tarafından basımı yapılan kitabın çevirmeni Solina Silahlı. Bu deneyimden geçen veya yakınlarından benzer deneyimler yaşayanlar varsa bence okumaları onlara yalnız olmadıkları duygusunu verecektir.

Her sayfasını merakla çevirdiğim kitabın ilk kısmında beynin çalışma şeklinden bahsediyor yazar. Sonra da şu cümlelerle devam ediyor “Eğitimli bir nöroanatomist olarak beynimin plastisitesine; yani sinir devrelerini onarma, değiştirme ve yeniden eğitme yeteneğine inanıyordum.” Teorisini öğrendiğini bedeninde deneyimlemek ve iyileşmek için 8 yıl harcamak oldukça büyük bir çaba, emek ve azim gerektiriyor. İyi ki yazar bu kitabı yazmış dedim içimden ve şimdi buraya da yazıyorum. Bir hasta olarak kendisine nasıl davranıldığını da yazan yazar, nasıl davranılmasını beklediğini de yazıyor. Bunlar kıymetli veriler ilgilisi için. Annesinin iyileşme sürecinde yanında en büyük destekçisi olarak durduğuna ve büyük bir sabırla, sürekli tekrarlarla eski hale dönmesi için gösterdiği çabaya da değiniyor yazar. “Denemek” onlar için anahtar kelime olmuş, sürekli olarak ve büyük bir özenle kaybolan yetiler yeniden hayata geçirilmiş. Kolay olmuyor elbette. Annesi onu ikinci kez büyütüyor tekrar ve konuşma kadar, okuma yazma da bu öğrenilenler arasına giriyor. Minik başarılarını beraberce nasıl coşkuyla karşıladıklarını anlattığı kısımlar çok duygu dolu. Sadece anne kız değil, etraflarında sevgi yumağı oluşturan ve sürekli Taylor’a kartlarıyla, mesajlarıyla moral olan insanlar da var. Bunun da yaşama, iyileşme direncini arttırdığını ifade eden yazar, negatif hemen her şeye kendilerini kapattıklarını anlatıyor. Bu kısım özellikle önemli; benzer deneyimlerden geçenler için çok fazla kültürel deneyim var ama hasta için öncelikli ve iyi olana kanalize olma gereği çok net ifade edilmiş. Ziyaretler kısıtlanmış ve bazı günler sıfırlanmış, negatif enerjide olanlar, karamsar düşünenler uzaklaştırılmış ve fazlası. İyileşmeye odaklanan ve bunun için yıllarca çabalayan biri var karşımızda ve onun destekçileri. Sonuç tam da bu nedenle şahane. Ayrıca nöroplastisite kavramına da sıkıca sarılıyoruz. Yani beynin kendisini yeniden iyileştirme yetisine. Gerçekten mucizevi bir organ ve aslında bedenin tamamı böyle. İşte o mucizenin peşinde bilimle giden bir kadın Taylor. “Kaygılı bir enerjiyle gelen insanlarla baş etmekse çok zordu. İnsanların bana verdiği enerjinin sorumluluğunu almalarına ihtiyacım vardı” diyor yazar bir yerde. Çünkü her gün yeniden kendini iyileşme ile ilgili ikna eden bu kadının ihtiyacı olan şey buydu. Kitabı herkesin okumasını isterim, o ayrı ama en çok da belki hasta yakınlarının okumasında fayda olabilir. Benzer bir deneyimden geçen kişinin aktardıkları ve üstelik beyin ile ilgili çalışmaları olan birinin aktardıkları çok daha etkili olacaktır. İnsanın kendisi ile mücadelesinde neyi seçtiğinin ve seçme hakkının kişide olduğunun gösterilmesi çok kıymetli bence.

Beynin çalışma şeklinin anlatılması hepimiz için önemli. Mesela yazar bir yerde neyi ararsak onu bulur ve görürüz diyor. Bu oldukça anlamlı bir ifade. Bunu bilimsel bilgi ile de açıklıyor zaten. Bu noktada aslında okuyucuya dümene geçmenin vakti geldi uyarısı da veriyor bir tarafıyla. Sıradan bir okur olarak beni etkileyen bir başka veri ise duygularımızın yoğunluğunun aslında fiziksel olarak 90 saniye sürmesi oldu. Bundan sonrası, yani o duyguyu (örneğin öfke), sürdürmenin kişinin kendi kararı olduğunu söylemesi çok ilginç. Bu bilgiden sonra bunun sorumluluğunu da kişiye bırakıyor aslında yazar. Sıradanlaşmış, öğrenilmiş, sorgusuzca kabul edilen ve tekrar edilenlerin dışında bir şey söylüyor bize yazar ve bu bir uyarı levhası gibi.

Yazının Devamı

Ergenlik Kapıyı Çarpınca

Saniye Bencik Kangal hocanın kitabı Ergenlik Kapıyı Çarpınca’yı arkadaşım Çiğdem Çıracı Bulut hediye etti. İçine de “Bu acı dolu günlerini gülerek hatırlayacağımız nice güzel zamanlara” diye not düşmüş. Evet evet, kelimeyi duymayı sevmeseler de iki ergen annesi olarak bir dayanışma örneğiydi bu kitap. Kronik Kitap tarafından basımı yapılan kitap açıkçası pek çok açıdan bilgilendirici ve bence motive edici. Saniye hoca alan bilgisini, araştırmalardan aldığı örnekler ile somutlaştırıyor ve okuyucunun eline veriyor. Ayrıca samimi bir dil ile bazen kendi tecrübelerine de belirlediği çerçeve dahilinde değiniyor.

Kuşaklar arası fark olması kaçınılmaz. Hatırladığım annelerimizin de bizlerin dönemi ile kendi dönemlerini kıyasladığıydı. Şimdilerde de bizler çocuğumuzun bu yeni büyüme aşamasında kendi kişisel tecrübelerimizi baz alıyoruz. Ancak bu yeterli olmuyor anlamak için. Hem kendimizi ve eylemlerimizi, hem de yanımızda büyüyen kişiyi. O nedenle bilmek toleransı arttıran bir şey; çünkü bilmekle beraber anlamak da devreye giriyor; ya da daha iyi anlamak diye yazayım. Bu bağlamda kitabın bu konuya dair bilmediğim konular hakkında çok yararı oldu. Bazı durumlarda da bildiğimiz ama unuttuklarımız var, işte onları da hatırlatma gibi bir işlevi de oldu. Bu da kıymetli bir şey; çünkü hatırlamamız gerekenler de az değil.

Kitabın bazı yerlerinde ebeveynlerin sözlerine yer veriyor, oralarda kendimizden örnekler buluyoruz, sonra çocuğumuzdan örnekler veriyor, oralarda da onların sesini duyuyoruz. En sonunda da bilimsel verilerle biz ebeveynlerin ergenleri anlamasına yardımcı oluyor ve çatışmaları daha aza indirebilecek öneriler sunuyor. İşin yükü yine ve elbette ki büyüklerde. Anlama çabasında daha fazla olmamız gereken taraf olarak çocuğun biyolojik gelişimi ve değişiminin yanı sıra ruhsal dünyasında yaşadıkları da son derece önemli. Kolay mı, hayır bence asla değil, ne bu dönemde çocuk olmak, ne de çocuk büyütmek. Güzel yanlarına odaklanmak ve tam da yazarın dediği gibi kapıdan içeri isteğiyle yeniden bize koşacakları zamana kadar sabırla beklemek bize düşen. Her nesilde ve her neslin çocuk yetiştirme pratiklerinde değişimler var ama çok fazla benzerlikler de var. Bunun yanında kültürel geçmiş de çok önemli. Sınır çizmek, disipline olmak, şefkatli olmak, anlama çabasında olmak ve bu çabayı bilimin ışığında aramak galiba en pozitif sonuçları getirecek yollar arasında.

Yazının Devamı

Sadece Bir Kitap mı?

Jeanne Willis yazıyor ve Tony Ross resimliyor “Sadece Bir Kitap mı?” adlı resimli kitabı. Mavibulut Yayıncılık tarafından basımı yapılıyor ve Fatih Erdoğan’ın çevirisi ile okuyoruz. Sade bir dili, mizahla harmanlaşmış anlatımı ve elbette izlenesi resimleri ile hemen hedef kitleyi bağlıyor kendisine. Oldukça basit bir konuyu, çok güzel bir şekilde ele alması, yazarın başarısı ve çocuk dünyasını yakından tanıması ile ilgili. Tam da onların göz hizasından yazıyor yazar ve çizer de ona eşlik ediyor.

Kitabın bir çocuk tarafından ne şekillerde kullanılacağının yanında, aslında yetişkinin de bazen ne şekilde kullandığını gösteriyor. Dolayısıyla bir okur olarak duygusal bağ kuruyorsunuz elinizdeki ile. Mesela; yapraklarının arasına bir çiçek koyup onu kurutmayı örnek veriyor yazar. Bu çiçeği bir hafta boyunca açmadan burada bekletince kurumasını sağlıyorsunuz ve bunu galiba yapmayan yoktur. Kitabı bitirince ben yetişkin halimle o kitaba alınan notları düşündüm, bazen çizimleri ve eklemeleri, bazen de soruları. Kısacası evet kitap nihayetinde müptelası için çok fazla şey ifade ediyor ama buradaki örnekler de çok sıcak, çok güzel ve tam da çocuk dünyasına uygun. Onu oyununda kullanan, bazen kafasına şapka yapıp dolaşan da yine çocuk. Öyle çok büyük laflar etmeden, onun varlığının hayatımızda küçüklükten itibaren çok şeye dönüşebileceğini gösteriyor yazar.

Her sayfasını ayrı ayrı izleyebilirim ve bu nedenle okumam bitince tam olarak böyle yaptım. Bu da çizerin başarı elbette. Sözü yazardan alıyor ve resimleriyle devam ediyor anlatmaya. Resimli kitap nedir denilse, galiba güzel bir örnek olarak bu kitap örnek verilebilir. Okumayı bilmeyen çocuk eline alıp sadece resimleriyle çok rahat zaman geçirir ve anlamaya çabalar; çünkü onun da hayatından kesitler var. Biz büyükler her şeyi çok “olması gerektiği gibi” yaşamaya alışıyoruz ve bazı kalıplar yerleşiyor. Ama çocuk dünyası çok esnek ve felsefeye bu nedenle en yakın olanlar. Onlarda kalıp yargılar yerleşmediği için ellerine verileni de istedikleri şekilde kullanabilirler. Bir kitap kedimize çadır olur mu demezler mesela, ya da oyunlarında bir tünel; tıpkı yazarın yaptığı gibi. Kısacası yazar, o dünyayı o kadar iyi gözlemlemiş ki çok basit bir konuyu, çok keyifli bir okuma alanına dönüştürmüş. Yaratıcılığı da buradan geliyor zaten. Tam da bu nedenle, size ve yanınızdaki minik dinleyiciye çok iyi gelebilecek bir kitap olarak üzerine yazmak da bana ayrıca keyif verdi.

Yazının Devamı

Mobbing Konulu Doktora Tezi

Kocaeli Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde görev yapan Doç. Dr. Tuğba Konaklı’nın doktora tezi; üzerinde durmaya, düşünmeye ve paylaşamaya değer bilgiler içeriyor. Bu nedenle üzerine yazmak istedim. Son yıllarda bu konuda can yakıcı olaylar yaşandı ve basına da yansıdı. Galiba en çarpıcı olanlarından birisi de bir kadının(Ece Gürel) ormanda soğuktan üşüyerek yaşamının son bulması oldu, bu olayın ardında da mobbing üzerine şüpheler vardı ve bir kısmı kadının yakınları tarafından paylaşıldı.

Doç. Dr Konaklı’nın doktora tezinin adı: “Üniversitelerde Yıldırma ve Kültürel Değerlerin Yıldırma ile Başa Çıkma Yaklaşımlarına Etkisi.” Bu tez kapsamında 94 devlet üniversitesinde fen, sosyal ve sağlık bilimleri alanlarındaki fakültelerde görev yapmakta olan 69057 öğretim elemanı çalışmaya dahil olmuş. Bu oldukça büyük ve önemli bir evren. Birçok açıdan yıldırmaya sebep olan faktörler sıralanmış, mağdurun kişilik özellikleri, yıldırmaya dair tepkileri, saldırganın özellikleri, örgüt yapısı vb. Kısacası olayı etraflıca ele alan bir çalışma var elimizde. Üstelik bu tez yakın zamanlı da değil, 2011 yılında yapılmış ve sadece basit bir arama motoruna yazdığınızda bile çok fazla atıf aldığını göreceksiniz. Açıkçası okurken bile anlamakta zorlandığım bir sürü örnek yer alıyor tezde. Genellikle ünvan olarak yükselen ve idari görevi olanların altlarına karşı yaptığı yıldırma olaylarında kişiyi yalnızlaştırma, fazla iş yükü verme veya yaptığı işi değersizleştirme en basit kalanları maalesef. Bazı olaylarda fiziksel müdahaleye kadar varıyor olaylar.

Yıldırmanın bireysel sonuçlarının aktarıldığı kısım da çok önemli. Burada buna maruz kalan kişide fiziksel sorunlar kadar, yaşanan strese bağlı olarak ruhsal sorunlar da baş gösteriyor. Yani bu yıldırma aslında bir kişiye yapıldığı varsayılsa dahi, o kişinin ailesi, sevdikleri ve çevresi için de zorlayıcı bir hal alıyor. Tam da bu nedenle tez hala çok büyük önem taşıyor. Yani insanlar keyfi şekilde bir başkasının hayatını olumsuz bir duruma sokma cesaretini ve hakkını nasıl kendinde bulabiliyor? Tez buna da kafa yoruyor. Yani saldırganın özellikleri nedir, o neden saldırgan oluyor, yıldırma politikasına maruz kalanlar onlarla ilgili neler söylüyor. Kurumun tavrı nedir ve saldırganın üstleriyle genel itibariyle ilişkileri nasıldır? Tezi merak ettiğim dönemler aslında yazıldığını bildiğim dönemlerdi, ancak o ara elimde Ezilenlerin Pedagojisi diye bir kitap vardı. Paulo Freire’nin kitabı da aslında bir şekilde zorbalığa uğrayanlardaki durumu anlatan kitaptı. Şimdi bu tezi okuyunca oradaki yazılanların da aslında niye olumlu anlamda dönüşüme uğramadığına bir kez daha duralıyorum. Galiba bu konunun tam da tezde de belirtildiği gibi üstünün kapanması, mağdurların geri çekilmesi ve içine kapanması ve bireysel sonuçları yaşamaları yerine, konu ile ilgili farkındalığın artması daha işlevsel ve önleyici bir şey. Yani insanlar neye maruz kaldıklarını bilecek ama bunu hiyerarşik sistemdeki herkesin de bilmesi sağlanacak. Buna ilave ve önleyici olması niyetiyle örgüt tavrı, kültürel değerlerin de olumlu adımlar atabilmesi önündeki engeller kaldırılacak.

Yazının Devamı

Müzede çok komik şeyler oldu

Okuduğumdan beri kitabın bana çağrıştırdığı bir başka kitap var ama aklıma gelmedi. Az önce biraz daha düşündüm ve hatırladım; James Mayhew’in Katie serisi işte. Onda da küçük kızın büyükannesi ile müzeye ziyareti ve sonrasında kızın tüm müzedeki eserlerin içine girmesi vardı. Müzede Çok Komik Şeyler Oldu da benzer bir tad bıraktı bir yetişkin okur olarak bende. Benzer tını sanki başka başka yazarların kalemlerinden dillendirilmiş ve çizerlerle buluşmuş. Davide Cali yazıyor ve Benjamin Chaud resimliyor Müzede Çok Komik Şeyler Oldu kitabını; Günışığı Kitaplığı da basımını üstleniyor. Alara Beykan’ın çevirisi ile okuduğumuz kitap oldukça ilgi çekiciydi. Konusu, kurgusu ve resimleriyle tam da çocuğa göre hazırlanmış bir resimli kitap. E daha ne olsun ama değil mi?

Hayal gücü son derece güzel bir şekilde işliyor çocuklarda. Belki biz yetişkinlere azıcık nefes aldıran da onların henüz kontrol altına alınmamış halleri, soruları ve olaylara dair yorumları. Başka türlü sanırım hayat çekilmezdi. Bu kitabı okuyunca da benzer şeyleri düşündüm; nasıl da çocuğun göz hizasından, onun oyunla ve hayal gücüyle bağından beslenmiş yazar. Nasıl da çizer bu konuya dahil olmuş ve yazarın sözde tasarruf ettiği kısımları resimleriyle doldurmuş. Dolayısıyla böyle nitelikli resimli kitaplarda, okuyan olduğumda resmi kaçırdığıma arada kendi içimden hayıflanıyorum ve sonra tek kalınca dönüp resimlere bakıyorum. Bu kitapta da öyle oldu. Bu anlamda yazar ve çizerdeki niyet birliği çok güzel.

Öğretmenleri ve arkadaşlarıyla müze gezisine giden Henri adlı karakterin peşinden biz de geziyoruz müzeyi. Onun her eserin ve o eserin yaşadığı dönemin içindeki hallerine dahil oluyoruz okur ve dinleyici olarak. Oldukça da heyecanlı, ürkütücü ve merak uyandırıcı bir gezi oluyor. Aksiyon bizi de kendine dahil ediyor ve farkında olmadan kalp atışlarımız hızlanıyor. Pür dikkat dinleyen yanımdaki minik dinleyiciden biliyorum en çok da o hali. Dolayısıyla bence tam da hedef kitlesine uygun yazılıp resmedilmiş bir kitap var elimizde. Zaten kapağından çekiyordu, biz de ona kandık kitap fuarında ve hemen elimiz uzandı. Her açıdan incelikle hazırlanmış bir resimli kitap bulunca ayrıca mutlu oluyor insan. Bir başka mutluluk ise bunun üzerine yazabilmek. Bir de sanırım müzeler, insanlık tarihi gibi konuların çocuk edebiyatında olması ayrıca güzel geliyor yetişkin okur olarak bana. Bana iyi gelenin başkalarına da gelmesi niyetiyle de üzerine yazmak istedim.

Yazının Devamı

Büyükannem de kuşları sever

Andrew Larsen yazıyor, Dorothy Leung resimliyor bu haftaki yazıya konu olan kitabı. Türkçe’ye İlknur Özdemir çeviriyor ve Sia Kitap da basımını üstleniyor. Açık ve sade anlatımı, izlenesi resimleri ve çocuğun göz hizasından kurulan cümleleri ile oldukça iyi bir resimli kitap Büyükannem de Kuşları Sever.Yaşamı sevmenin diğer canlıları da düşünüp, onları sevmekle mümkünlüğü var kitapta. Elbette temel niyet bu değil ama bir okur olarak bıraktığı bir çağrışım da bu oldu. Büyükanne artık tek başına kalamayacak hale geldiğinde çocuklarıyla yaşamaya başlıyor. Daha iyi bir bakıma ihtiyacı olduğunda da bakımevine geçiyor. Büyükanne torun ilişkisindeki sevgi, şefkat ve paylaşımlar çok güzel. Beraber resim yapıyorlar, sohbet ediyorlar ve kuşları izleyip besliyorlar. Büyükannenin en sevdiği kuş kardinal kuşu diye yazıyor ve biz hikayeyi torunun ağzından dinliyoruz. Bu satırları yazarken bir taraftan da kardinal kuşlarının özelliklerine bakıyordum internette. Göç etmeyen, daha çok bahçe ve ormanlarda yaşayan, ömür boyu çift olarak yaşayan kuşlarmış. İthaf edilen anlamları da oldukça güzel. Ben büyükanne ile torun arasındaki diyalogları çok sevdim. Gerçek bir sohbet eşlik ediyor onlara. Mesela büyükanne uçmak istediğini söylüyor, torun ise zamanda yolculuk yapıp büyükannesinin çocukluğuna gidip onunla arkadaş olmak istediğini. Tam da büyükannenin dediği gibi zaten arkadaş onlar. Hem de çok iyi iki arkadaşlar. Tam da bu nedenle büyükanne bakımevine gidince torun önce bocalıyor ama onu yerinde ziyarete gidince bu bocalama geçiyor. Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sosyal devlet olmanın bir artısı olarak çocuk bakımı ve kreş hizmetleri kadar yaşlı bakımının da işinin ehli olan kişiler ve kurumlarca yürütülmesinin önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Tıbbi destek ile birlikte oldukça sevgi dolu bir ortamda büyükannesini gören çocuk kadar okur olarak bizler de rahatlıyoruz. Son zamanlarda büyükanneye eşlik eden ve koşulsuz sevgisini sunan patili dostu da unutmamak gerekiyor. Saf şefkat başka nasıl anlatılırdı bilmiyorum ama terapi köpeği detayı çok hoşuma gitti.Kitap; ölüm temasını ele alan bir kitap ve bu anlamda da kıymetli. Dramatik olmadan kuşlar üzerinden anlatılan bir tema. Büyükanne ve torun ilişkisinde kalana ölümü göstermesi de önemli. Bunu yaparken de fazla söz kullanmadan, detaya girmeden, dinleyici çocuğun, daha doğru ifade ile hedef kitlesinin göz hizasından yapılan bir aktarım var. Yaşamın bir döngü olduğu, hayvanlardan ve doğadan gelen duyguların insanın ruhunu beslediği aktarılıyor bir başka yanıyla da kitapta. Çocuk artık kendisine ait bir kuş yemliği yaptığında ve ona her baktığında büyükannesini hatırlıyor. Evrenin bir bütün olduğunu gösteren, insanın kalbine iyi gelen bir kitap elimdeki. Belki hepimiz doğa ve insan ilişkisini yeniden düşünebiliriz diye düşündüm son sayfayı kapatırken.

Yazının Devamı

Rüzgar Kapanı

Victoria Williamson çok fazla konuyu birarada ustalıkla ele alıyor. Öyle ki, bir tarafta engelli kavramını sorguya açıyor ve burada çok güzel bir özeleştiri yaptırıyor ana kahraman sayesinde, akabinde akran zorbalığına geçiyor. Bununla da sınırlı değil, aile, ebeveyn çocuk ilişkisi, kardeş kıskançlığı ve kardeşliğin olumlu anlamda yaşanması da var. Sonra bilimin neye hizmet ettiğini sorguya açan karakter ile insanın yaşamla, doğayla savaşı var. Tüm bunlar ve fazlası için edebiyattan iyi bir yol olamazdı ve yazar bunu son derece etkileyici bir kurgu ile yapabiliyor. Azade Aslan’ın çevirisi ile okuduğumuz kitabı Günışığı Kitaplığı basıyor.

Yıllar evvel ruhsal travmalar ile ilgili bir etkinliğe katılmış ve bilimsel verilerin sunumuna dahil olmuştum. Oradan bana kalan en etkileyici cümle ise bir konuşmacının “Hepimiz hasta ve hasta yakını olma potansiyelindeyiz” söylemiydi. Galiba insan “normal” hayatın akışında kendisi için normal denilen şey neyse hep onunla kalacağını sanıyor ama gerçek öyle değil. Tam da az önceki cümledeki gibi, aslında hepimiz çok fazla şeye potansiyeliz. İşte bunu gösteriyor yazar öncelikle. Farklı engel türlerindeki çocukların aynı sınıfa konulduğu bir eğitim sisteminde Max “normal” denilenlerin arasında ve bu kesim aslında diğer grubu küçümsüyor ve zaman zaman da zorbalık yapıyor. Max de bunların içinde ama hayatın başka türlü planları var. Ana kahramanımız büyük ve tehlikeli bir kaza sonrası işitme yetisini kaybediyor ve kendisini onların tabiriyle zoomerların yani engellilerin arasında buluyor. Buna gelene kadar ciddi ameliyatlar ve tedavi süreci var elbette. Sonuç olarak hem ana kahramanımızın, hem de ailesi ve arkadaşlarının yaşamı değişiyor. Bu büyük ve köklü değişim sancılarıyla yaşanıyor ve en çok da Max bundan etkileniyor. Yeni sınıfı, vaktiyle basit gördüğü insanlarla birarada olma zorunluluğu, öğrenmeye çabaladığı işaret dili ve zorlandığı tüm konulara ilave olarak ailesindeki iletişim sorunları ekleniyor hayatına. Babasıyla en çok sorun yaşıyor ama onu da kitabın sonuna doğru anlıyoruz ve ikilinin ilişkisinin iyi yöne kaydığını görüyoruz.

Max, travmasını yaşarken, bir yandan da aslında dezavanatajı ona ve yaşadığı bölgedeki tüm canlılara avantaja dönüyor. Bilimsel ve olumsuz bir deneyi insanlar üzerinde deneyenler ses dalgaları ile canlıları şiddete sürüklüyor ve Max gibi işitme sorunu olanlar bunun dışında kalıyor. Tam bir distopya yaşananlar. Önce kuşlar ölüyor, sonra diğer canlılar hırçınlaşarak saldırganlaşıyor ve insanlar da bundan nasibini alıyor. Kaotik durum Max ve zoomer sınıfındaki arkadaşlarıyla çözülüyor ama o çözüme gidene kadarki adrenalin çok yüksek. Okur olarak sık sık kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Hele de en çok Max’ın çok sevdiği ve dostu olan köpeğin saldırganlaştığı ve kontrolden çıktığı anlarda kendimi ana karakter kadar çaresiz hissettim. Merakı canlı tutan yazar, okurun ilgisini kitap boyunca sürdürmesini sağlıyor. Edebiyat eğer tüm dünyadan ve oradaki telaşlardan sıyrılıp, sadece elindeki kitaba gömülmeni, oradaki karakterlerin duygularına dahil olmanı sağlıyorsa, düşündürüyor, sorgulatıyor, meraklandırıyor, endişelendiriyor ve hüzünlendirip mutlu ediyorsa hepsini bu kitapta yaşayabiliyorsunuz. Maalesef kitaptakilerin insanlık tarihinde farklı şekillerde yaşanmış olma ihtimalini bilmek, insanlık tarihine geçen ve geçmekte olan kara lekeleri bilip tanık olmak ayrı bir yara olarak eşlik etti okumaya. Bir tarafta bilimin kötü şeye hizmet etmesine içiniz sızlıyor ama deneylerin odağında hep canlılar var ve kaçınılmaz şekilde bu fantastik görünen şeyler gerçeğe dönebiliyor. Kısacası aile, eğitim, engellilik, zorbalık gibi konuları farklı şekillerde sorgulayacağınız kitapta bilimin neye hizmet etmesini istediğinizi de kendi içinizde söylüyorsunuz. Ayrıca sosyal devlet ve sosyal destek konuları da çok önemli ve engellilerin yaşadıkları sorunları görünür kılması çok anlamlı. Büyükannesi ölürse yurda verileceğini kendisine zorbalık yapma niyetiyle söyleyen “normal” denilen gruptaki çocuklardan öğrenen miniğin yaşadığı acı, ızdırap, korku çok fazla şey söylüyordu aslında okura. Ezcümle çok nitelikli, edebi dili besleyici, kurgusu ile ilgi ve merakı son sayfaya kadar üzerinde tutan bir kitap. Emeği geçenlere teşekkür ederim.

Yazının Devamı

En Çok Hangimizi Seviyorsun?

Sam McBratney yazıyor, Anita Jeram resimliyor “En Çok Hangimizi Seviyorsun?” kitabını. Türkçe’ye Olcay Mağden Ünal’ın çevirdiği kitabı Uçanbalık Yayınları basıyor. Resimli kitapların en güzel yanı uzun uzun resimlerine bakabilmek ve bu kitap buna imkan veriyor. Basit ama hemen her çocuğun büyürken düşündüğü şeylere cevap arayan bir kitap var elimizde. Kardeşler arasında dile gelse de gelmese de bir dönem merak konusu olabilecek o büyük soru; “acaba ailemizde en sevilen kim” ile başlayan ve aile içi rolleri sorgulayan diğer sorular. Bu kitap onlara kapı aralıyor ve yanınızdaki minik dinleyicilerle bu konuları konuşmak için aralık sunuyor.

Birisi rengi, diğeri cinsiyeti, bir başkası ise küçük olması nedeniyle “en çok sevilen” olamayacağını düşünüp endişeleniyor. İşte tam bu sorularla kafa yorarlarken babaları onlara yetişiyor ve her birine ihtiyacı olan yanıtı veriyor. Bence burası önemli; çünkü her çocuğun ihtiyacı başka türlü bir şey. Ortak payda sevgi ise, buna gelirken başka şeyler duymaya ihtiyaçları var. Baba da buna oldukça güzel, şefkat dolu bir yerden yaklaşıyor ve her çocuğun sorusuna yanıt veriyor. Hepsini ayrı ayrı seviyor, ilgi ve şefkati ile bağrına basıyor baba ayı. Sonra da onları sevginin güvenli ellerine teslim ediyor.

Resimlerde bir yerde anne ve baba ayı çocuklarını uykuda izlerken gösteriliyor. Çok tanıdık ve bir o kadar da güzel bir şey. Aynı zamanda çocuk veya çocuklar için de şans aslında. Onları ve büyümelerini beraberce, dayanışarak büyütebilen ebeveynlerden olmak sahiden bir artı herkes için. Bunun dışında bir başka konu da rutinlerin bu güzel aileye eşlik etmesi. Her gece anne ve baba ayı yavrularına “Siz, dünyanın en muhteşem yavrularısınız!” diyorlar ve sonra onları uykuya bırakıyorlar. Ne kadar güzel, güçlendirici bir söylem değil mi? Basit ama anlamlı bir veda çocuklara uykudan önce. Bir diğer yanıyla onları hayata karşı da güçlendiren bir şey. Dışarıda zorlayıcı bir hayat onları beklese de zamanı geldiğinde bu sözü anımsayıp, oradan güç alacaklarını hissediyorum. O nedenle de bu resimli kitabın çok basit gibi görünen bir konuyu ele alırken, aslında beden estetik algılarının ötesine geçerek, çocuklarını gerçek hayatın her türlü zorbalığına, ötekileştirme ve ayrıştırma ihtimallerine karşı güçlendirdiğini düşünüyorum. Bu yavrular büyüdüklerinde kendilerine gelen oklardan kurtulmayı bilecekler; çünkü sevgiyle büyüyorlar. Karşılaştırılmadan, kıyaslanmadan ve her şeyden ötesi onların varlığı ile mutlu olan ebeveynlerce büyüyorlar. Bendeki çağrışımlarına görseller de eklenince daha da içimi ısıttı kitap ve üzerine yazmak büyük keyifti.

Yazının Devamı

Kömür Karası Çocuk

Müge İplikçi, göç ve göçmenlik konusunu ele alıyor “Kömür Karası Çocuk” adlı kitabında. Huban Korman resimliyor ve Günışığı Kitaplığı da basımını üstleniyor. Kitap, kapağından çağırdı okur olarak beni ve yanıltmadı. Elimdeyken bitmesini istemedim. Dramatik olmayan ama güzel bir yanıyla ele alıyor yazar konuyu.

Göç konusunu çocuğun gözünden anlatması ve çocuktan yola çıkması bir yerde belirttiği gibi büyüklerin hatalarını daha net görmemizi sağlıyor. Durumda hiçbir suçu olmayan çocuklar farklı ayrılıklar, zorluklar ve dışlanmalarla karşılaşıyorlar. Dünya maalesef bununla epeydir sınanıyor. Birçok ülke de bundan nasibini alıyor. Çok fazla dramatik sahne yaşanıyor ve insanlık olarak zor süreçlerden geçiyoruz. Salif adındaki çocuk için de durum pek iç açıcı değil. Babasından kopuyor önce ve o ana kadar onunla çok güzel bir ilişkisi var. Bu ilişki uzun süre besliyor onu ve yokluğu çok fazla hissediliyor küçük çocuğun kalbinde. Sonrasında annesinden de ayrı düşüyor. Yine de pek çok göçmen çocuğa göre bir nebze şanslı Salif. Ondan taraf olan müzik öğretmeni, ruhunu dinlendiren müzik ve müzik öğretmeninin nişanlısı Handan var.

Herkesin olayları alımlama şekli farklı. Çoğu zaman içine doğduğumuz aile hayatımızın büyük belirleyicisi oluyor ve olaylara verdiğimiz tepkilerde onlardan izler taşıyoruz. Elbette değişim ve dönüşüm elimizde ama çoğu zaman neyin normal, neyin anormal olduğunu oradan öğreniyoruz mesela. Kömür Karası Çocuk’ta buna örnekler veriliyor. Salif’e ırkçılık yapan, onu ötekileştiren ve dışlayan çocuk bir yerde ailesinden gördüğünü uyguluyor. Elbette tek belirleyici aile değil ve şükür ki öyle, çünkü o çocuk da değişip dönüşüyor ve çocuklar arasında arkadaşlık galip geliyor. Hem de büyüklere rağmen, onların kara görüşlerine rağmen. Çocuk olma ortak paydasına sanat eklenince sanki hayat biraz olsun kolaylaşıyor ve acılar hafifliyor. Salif’in yaptığı resim kadar, müzik öğretmeninin çabası da buna örnek. Yaşadıklarımıza katlanma potansiyelimizi arttırıyor bunlar. Kömür Karası Çocuk kitabında da böyle oluyor.

Yazının Devamı

Kuşun Şarkısı

Katya Balen’in yazdığı, Richard Johnson’ın resimlediği kitap Meraklı Tilki Kitaplığı tarafından basılıyor. Türkçe’ye Sima Özkan’ın çevirdiği kitap bir iyileşme hikayesini anlatıyor. Yalın bir dili ve sürükleyici anlatımı ile travma ile yüzleşen kahramanımız ile birlikte okur olarak bizler de bir dönüşüm hikayesine tanıklık ediyoruz.

Annesinin kullandığı araçta kaza yapan Melodi isimli ana kahramanımız çok sevdiği müziğe ve yan flüte veda etmek zorunda kalır; çünkü kazada elleri yaralanmıştır. Bu kayıp pek çok açıdan onu sarsar ve anne kız ilişkisi de zarar görür. Melodi hayatı müzikle tanımlar ve onunla bağ kurar; yani hayatı algılama şekli müzik üzerindendir ve tüm sesler onda notaya dönebilir. Tam da bu nedenle ruhen aldığı yara büyüktür ve iyileşme için yeniden bağ kurmaya ihtiyaç duyar. Yepyeni bir yaşam beraberinde yeni ve eskisinden daha küçük bir evi de getirir. Böylece zaman ve mekan algısı da değişir Melodi’nin.

Aldığı fiziksel ve ruhsal yaranın iyileşmesi sürecinde Melodi’ye doğa, müzik ve kuşlar eşlik eder ama en önemlisi iyi bir arkadaş, dost vardır artık hayatında. Yazar pek çok konuyu ustalıkla ele alıp, sade bir dille anlatıyor okuyucuya. Melodi ile Çınar’ın başka türlü kayıp yaşayan kuşa yardım etme isteği ile Melodi’nin iyileşme süreci benzerdir ve kuşa dair atılan adımlarda kendi duyguları ile yüzleşir ana kahramanımız.

Yazının Devamı

Enno ya da asfalttaki karahindiba

Kırmızı Kedi Çocuk tarafından basımı yapılan ve Astrid Frank’ın kaleminden çıkan “Enno ya da asfalttaki karahindiba” kitabı toplumun genel kabullerinin dışında olmanın zorluğunu bir çocuğun gözünden görmemizi sağlıyor. Edebiyat iyi ki var diyeceğimiz bir şekilde, benzer durumda olanların okuduğunda kendisini yalnız hissetmeyeceği bir kitap elimdeki. Resimlerini Regina Kehn çiziyor ve Türkçe’ye Semra Pelek tarafından çevriliyor.

Enno diğer çocuklardan “farklı” bir çocuktur ve bununla nasıl baş edeceğini bilmemektedir. Onun bilmemesi çocuk olması nedeniyle normal zaten de, ailesi, öğretmenleri ve hayatındaki diğer büyüklerin de bilmemesi durumu daha da zorlaştırıyor. Maalesef eğitim sisteminde her zaman çocuğu anlayan, durumu kavrayan ve ona rehberlik yapabilen öğretmenler olmuyor. Hatta bazen çocuğun durumunu iyileştirirken, bazen de kötüleştirenler çıkabiliyor. İlginçtir ki, her iki durumun da artı veya eksi sonuçları gözlenebiliyor. Öğretmenin kötü olduğu durumda, çocuk buna karşılık kendi hayatına sahip çıkabiliyor, veya öğretmen iyi olsa da çocuk başka yönlere gidebiliyor. Kısacası tek bir sonucu yok bu durumların ama öğretmenin iyi olması, daha doğrusu çocuktan yana olması her zaman çocuk için ve aile için şanstır. Aileden yana şanslı olmayan çocukların en azından öğretmenlerinden yana şanslı olmalarını dilerim. Böylece kendini anlaması, tanıması yolunda bir ışık görebilir ve hayatını onararak kurmaya devam edebilir. Kitaptaki kahramanımız Enno kendisini düşünen ama anlamayan bir anne, kız kardeş ve kısmen anlayan ama zamanı sınırlı olduğu için yeterli vakti ayıramayan babası ile yaşamaktadır. Hayatındaki tek arkadaşı da yine “farklı” bir çocuk olan Olsen’dir. Galiba ortak paydaları toplumun kabul gördüğü “normal” çocuk dışında olmalarıdır. Bununla birlikte zorbalığa uğradıkları ve akranlarının acımasızlığında birbirlerine kol kanat gerdikleri, germeye çabaladıkları kısımlar okuyanın içini ısıtan ve gerçek arkadaşlığı görünür kılan yerler.

Kurgusu ve okuyana sunduklarıyla bence tam bir ziyafet sunuyor kitap. İnce düşünen, hayal gücü geniş ve sadece diğerleri gibi olmadığı için dışlanan bir çocuk var karşımızda. Öyle ki onun hassasiyetlerini hissettiğinizde bu dünyanın onlar için nasıl da acımasız olabileceğini çok net görüyorsunuz bir kez daha ve buna acı bir tad eşlik ediyor maalesef. Özellikle çocuk büyütürken ve etrafımızı şiddet sarmalı sarmışken, nezaketin, iyi niyetin, inceliğin ve hayal etmenin eksiye düştüğü, bu tarzdaki insanların zarar gördüğü bir ortamda çocuğunuzu nasıl büyüteceğinize dair sürekli çatışma içinde kalmanız çok olağan. Hele hele “Sana taşla vurana aşla vur” gibi söylemler siz büyürken eşlik ettiyse size bu işler daha da zorlaşıyor. Yani Enno’nun tüm çelişkilerini, Hayalistan adını verdiği dünyasını ve anlaşılamama halini çok iyi anlıyorum. İçimi en çok yakan kısımlar annesinin onu anlama çabasındaki tek düzelik ve bunu aslında yapamayışı. Bir yerde annesinin kendisiyle konuşmadığını, konuşamadığını, sadece kendi istediğini söylediğini ve o söylediğine göre yaşamasını beklediğini ifade ettiği kısımlar çok üzücüydü. Çocuğun yalnızlığı ve kendisinde bir sorun olduğunu düşünmesi, daha doğrusu bunun etrafındakilerce kendisine hissettirilmesi çok üzücü. Etiketler çok çabuk yapışıyor çocukların üzerine ve bir daha çıkması zorlaşıyor. En fazla üzüldüğüm kısımlardan birisi de çocuğun aslında hayatta olmak istemeyişi, yaşamdan keyif alamayışı oldu. Nedenini bilmediği şekilde, annesi onun durumu için üzgün ve ağlıyor ve çocuk bunun neden olduğunu bile kavrayamıyor. Baba da pasif kalıyor; elbette çocuğuna sahip çıkmaya çabalıyor ama yeterince değil. Bunda yoğun çalışma hayatının da etkisi var elbette. Okurken tek taraflı bakmamaya çabalıyorum ama yine de biraz geç kalındığını düşünüyorum çocuğa sahip çıkma konusunda.

Yazının Devamı

Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk

Tudem Yayınları tarafından basımı yapılan Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk kitabının yazarı John Boyne. Çizer de Oliver Jeffers ve Türkçe’ye Arif Cem Ünver çeviriyor. Sanki yazar çok fazla duyguda birikmiş ve ötekileştirilmiş tüm çocukları bağrına basmak istemiş. Sadece ötekileştirme değil, aile ve ebeveyn olma konularını da kaleme almak istemiş edebiyat yoluyla ve bence iyi de yapmış.

Aile ve çocuk ilişkisinde sorgulanması gerekenleri usulca önümüze bırakıyor yazar. Yaşananları “normal” olmayan bir çocuğun gözünden, yani ana kahramanımız Barnaby Brocket’in ağzından dinliyor ve izliyoruz. Hal böyle olunca da kocaman kocaman insanların yaptığı hatalar daha da fazla göze batıyor. Bir taraftan da hepimizin hayatındaki kayıt makinelerini(çocuklarımızı) düşündüm bu kitabı okurken ve kendi çocukluğumu. Sahiden büyüklerin hareketleri, sözleri bizler için önemliydi ve izlerdik. Ayrıca hatayı da sezerdik aslında, sadece tanımlamak için büyümeye ihtiyacımız olmuştu diye düşünüyorum. Kitaptaki sıradışı çocuğu ve onun kendi ebeveynleri tarafından ötekileştirilmesini izlerken de içim sızladı. Toplumun genel normları içinde “farklı” olanların tek sığınağı çoğunlukla aile oluyor ve oradan da dışlanınca her şey daha da zorlaşıyor. Bunu Barnaby ile gözlüyoruz ve onun hayatına giren diğerleriyle. Bu kitabı okurken daha önce okuduğum “Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları (Lindsay C. Gibson)” kitabı da geldi aklıma. Barnaby kendi anne ve babası tarafından dışlanınca hayatına giren bazı yetişkinlerin de kendi aileleri tarafından bir sebeple kabul görmediğini görüyor. Küçük bir çocuğun şiddet gördüğü annesini sayıklaması gibi Barnaby de ara ara “Ama onlar benim ailem” deyip sürekli eve ve aileye dönem fikrini yenilediğinde daha da önemle durulması gereken konunun “ebeveyn olmak” olduğunu görüyoruz. Kendisini terk eden, riske atan ve istismar eden (fiziksel veya sözel) aileye karşı her şeye rağmen “kutsal aile” mitini beslemek başka türlü bir şey galiba ve yazar bu çıkmazları çok güzel gösteriyor.

Kitapta aynı zamanda adanmış hayat hikayeleri ile çocukları adına karar verme isteği, onlar adına onların hayatında tek belirleyici ve karar verici olma isteğinde olan ebeveynleri de mercek altına alıyor yazar. Kendi hayatlarında gerçekleştiremedikleri hayalleri çocukları üzerinden yapmak isteyenler yani bir başka ifade ile. Yaşayamadıkları hayatı çocuklarının hayatında yaşamak isteyenler ve bunun karşısında durup kendi yaşam alanını açmaya çabalayanlar. Mücadelenin, ilk önce ailede başladığını gösteren hikayeler. Etkileyici, dramatik ve düşündürücü bir başka yanıyla ve her zaman çocuktan yana bir tavır. Bir de aileleri tarafından ötekileştirilenleri bekleyen daha büyük riskler ve tehlikeler de konu alınıyor. Çünkü zaten bir şekilde korunup kollanması gerekenlerce reddedilmiş olan bu çocuklar hayata bir eksi ile daha devam etmek zorundalar. Yazar ötekileştirmenin türevlerini de gösteriyor. Yani tek bir sebep yok bunun için ve biz okurları da “normal nedir?” diye düşünmeye davet ediyor. Son kısımda ise her şeye rağmen yine aile diye değil de, farklılıklarıyla birlikte yol almak isteyen ana kahramanın gelişimi ve dönüşümüne tanık oluyoruz.

Yazının Devamı

Duruma Göre Bazen Kızılderiliyim

Sherman Alexie bir kitap yazıyor ve birçok açıdan bize sohbet aralığı sunuyor. Öncelikle 11-14 yaş aralığındaki ana karakter olan Junior ile bize o yaş grubundaki büyüme sancılarını gösteriyor. Elbette sadece bir büyüme kitabı değil; öteki olmak nedir kavramı üzerine düşünmemizi sağlıyor. Junior’un kafa karmaşasındaki her şey; ırk, millet, kültür, aidiyet, kimlik gibi konular da okur olarak bizlere eşlik ediyor. Bir Kızılderili kampında büyüyen ana karakterin bulunduğu mekandan daha uzak ve başka türlü insanların, daha ziyade beyaz insanların olduğu okula gitmesiyle bizler de onun peşine takılıyoruz. Bengü Ayfer’in çevirisi ile okuduğumuz kitabın çizimleri Ellen Forney’e, kapak tasarımı da Selçuk Özdoğan’a ait. Altın Kitaplar Yayınevi de basımını üstleniyor.

Junior sadece aileleri, ebeveynleri, olaylara karşı duygu durum hallerini değil, insanı da özeleştirel bir şekilde ele alırken bizlerin de bu konulara aynı mesafeden bakmamızı sağlıyor. Gittiği okuldakiler, onların aileleri, bir olaya verdikleri tepkiler ile çocukların birbirleriyle ve yaşamla kurdukları bağ Junior’un tanıdığı ve bildiğinden çok farklı. Ana karakter iki tarafı da deneyimlerken her iki tarafta da öteki oluyor ve arafta kalmak ifadesinin içini dolduruyor. Zamanla taşlar yerine oturuyor ve ana karakter aslında büyürken, hayata bakışı da genişliyor. Deneyimler, yaşananlar ve mekanlar insanı değiştirip dönüştürürken bizler de okur olarak kendi büyüme süreçlerimizi gözden geçiriyoruz. En azından bende öyle oldu. Bazen bir çocuğun kendi anne ve babasına karşı tanımlamalarda bulunması için ve kendine bakabilmesi için onlardan biraz uzağa düşmesi, bir mesafelenmesi gerekebiliyor ve bu kitapta da böyle oluyor. Junior’un kendi ailesi ile yeni gittiği okuldaki aileleri karşılaştırdığı ve büyük bir olgunlukla iki taraftaki iyi olanı gösterdiği kısımlar oldukça etkileyiciydi. Yine gelenek ve göreneklerin farklılığı da çarpıcı örneklerle sunulmuştu. Örneğin Junior’un büyükannesinin ölümü sonrası düzenlenen cenaze merasimi ve sonrasında ablasının kaybı sonrası evin içinde yaşananları değerlendirdiği kısımlar çok etkileyiciydi. Belirli rutiellerin dışarıdan bakıldığında nasıl da ilginç olabileceğini gösteren bu örneklerde okur olarak ben de bizim yaşadığımız toplumlara dair bazı benzerlikler gördüm.

Kitapta zorbalık konusuna da yer veriliyor. Akran zorbalığı bazen yerini ırkçılığa, bazen de güçlü olanın zayıf olana zorbalığı şeklinde yer alıyor. En güzel kısımlardan bir tanesi de öğretmenin zorbalığına karşılık Junior’un sınıf arkadaşlarının ona destek çıkmaları ve öğretmeni eleştirmeleri oluyor. Bu kısımda Junior sınıfsal olanın dışında insanın iyi ve kötü olmasını sorguluyor. Bu sorgulama bizlere de bulaşıyor elbette yine okur tarafından.

Yazının Devamı

Farklı

Andreas Steinhöfel tarafından kaleme alınan “Farklı” sahiden sıradışı kurgusuyla okur olarak bendeki tüm dikkati hemen üzerinde topladı. Peter Schössow’un resimlediği kitabı Türkçe’ye Suzan Geridönmez çeviriyor. Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, açıkçası resimleyene Romy adlı tavuğun resmini göstermediği için sitemliyim, ayrıca yazardan da çocukları daha fazla konuşturmadığı için. Tüm bunlarla birlikte içimdeki merak duygusunu son sayfaya kadar canlı tuttukları için ikisine de saygılarımı sunuyorum.

Öncelikle birkaç konuda sahiden etkileyici bir kitap oldu benim için. Bunlardan ilki komada yatan çocuğun annesi için matematik öğretmeninin; “Benden sana bir tavsiye Winter oğlanı: İyisi mi bir süre daha kafanda, kimseyi tanımadığın ve kimsenin, özellikle de şu hırslı annenin ulaşamadığı yerde kal” cümleleri oldu. Ay ay anne yerden yere vuruldu ilk anlardan itibaren ama sonraki bölümlerde de annenin oğlunu anlama konusundaki sıkıntılı halleri kendini gösteriyor. Baba da oğlunu pek tanımıyor. Elbette ana kahramanların anne ve babası üzerinden söylüyorum bunları. Yoksa aslında kitap üç arkadaşın başından geçenlerle ilgili ve diğer ebeveynler hakkında pek bilgimiz yok. Aralarda kısa kısa çocukları için endişelenmeleri ve çocuklarına dair korumacı davrandıklarını aktarıyor yazar ve bu kadarıyla sınırlı anlatılanlar. Üç arkadaşın neyi neden yaptığını tam olarak bilemediğimiz bir olay sonrası yaşanan kaza ile ana kahraman olan Felix kaza geçiriyor ve bu kaza da oldukça dramatik. Kaza sonrası uzun süre komada kalan kahramanımız uyandığında kısa süreli hafıza kaybı yaşıyor ve hem kitaptaki arkadaşları, hem de okur olarak bizler ne yaşandığını merakla bekliyoruz. Acaba hatırlıyor mu, neyi hatırlıyor, iyi de ne yaşandı soruları sık sık eşlik ediyor okura. Kitaptaki suç ortaklarının da merakı başka açıdan son sayfalara kadar devam ediyor. Yani kalbi küt küt atarak okuyan ve bekleyen sadece ben değilim.

Kurgusu ile merak duygusunu canlı tutması ve etkileyici yanları ile bence sadece hedeflediği yaş grubunu değil, biz ebeveynleri de okumaya davet ediyor. Bu çocuklar neden suça gitti, aileleri olarak bizler neyi ne kadar anlayabiliyoruz? Suç nedir, nerede çocukluk biter mesela? Bu soruya yazar bir yerde Felix’in her şeyi hatırlayıp da olayın mağduru ile konuşurken cevap veriyor aslında. Hatalarıyla yüzleştiği anda çocukluğuna veda ettiğini düşünüyor yazar ve böyle aktarıyor. Duygu geçişleri bence çok güzel. Mağdurun hem suçluyu anlaması, hem de kendisinden yaşça çok küçük bir çocuğun tüm cesareti ile gerçeklerle yüzleşmesi okur olarak beni de etkiledi. Yine de duygularındaki değişimi çok net olarak ifade eden Stack adındaki mağdur çiftçiyi de hayal ettiğimde tüm bocalamalarını hissettim. Bir de ay kime oldu, ne olacak diye sürekli gerilim dolu gitti son sayfalar. Edebiyattan ne beklenirse, sanki çoğu bu kitapta vardı benim adıma. O nedenle üzerine yazmak da ayrıca keyifliydi. Son olarak bugün(6 Mayıs 2025), kitabın son bölümünü açık havada okumak için ofisin dışına bir sandalye çektim ve güneşin odada üşüyen bedenimi ısıtmasını bekledim. Bu arada bir yaprak aniden dalından koptu ve gelip kitabın arasına düştü. Tam da Hıdırellez bugün diye içimden geçirirken, doğa da ses veriyordu sanki. Ayrıca o ara kitaptaki çocuklardan Ben o büyük gürgen ağacına tırmanıyordu. Belki bir işarettir doğadan diye o yaprağı kitabın o sayfasında bıraktım. Kitabı kütüphaneden almıştım, istedim ki benden sonraki okura böyle gitsin. Tudem Yayınları size de teşekkürler, bu güzel kitap ve yazarla bizleri buluşturduğunuz için.

Yazının Devamı

Ejderhana Özür Dilerim/Teşekkür Ederim Demeyi Nasıl Öğretirsin?

İki kitap aslında başlıktaki. ...Özür Dilerim ve …Teşekkür Ederim ayrı ayrı kitaplar. Bunlara ilave başka başlıkta olanlar da var. Yani bir seri aslında bugünkü yazıya konu olan kitaplar. Basit, anlaşılır ve görsel olarak da oldukça izlenesi bir seri. Buna benzer kitapları daha önce okumuştum ama bu seri de bence üzerinde durmayı hak ediyor.

Eleonora Fornasari yazıyor, Anna Lang ise resimliyor. Neslihan Yalçın da Türkçe’ye çeviriyor ve Erdem Çocuk tarafından basımı yapılıyor. Elif adındaki bir kız çocuğu yanındaki ejderhasına küçük ama oldukça kıymetli kavramları söylemeyi öğretiyor. Çocuğun göz hizasından ve onun anlayacağı bir dil ve görsellerle hazırlanan kitap okul öncesi için oldukça uygun. Basit ama kıymetli kavramlar ile ilgili didaktik olmayan ve okuru olduğu kadar dinleyiciyi de saran ve yüzünde tebessüm bırakan yanları ile ilgiyi üzerinde tutan kitaplar. Ejderhanın öğrenme sürecinde tam da küçük çocukların yaptığı gibi muzipliklere başvurması ve aniden gelen olumlu cümleler oldukça tanıdık.

Önce “Ejderhana Özür Dilerim Demeyi Nasıl Öğretirsin?” adlı kitabı aldım kütüphaneden. Baktım bizdeki dinleyicinin ilgi ve merakını canlı tuttu, ayrıca eğlendirdi de, ikincisini aldım bu sefer ve teşekkür etme konusuna değindik.

Yazının Devamı

Çalınan dikkat

Çok uzun süredir beni bu kadar etkileyen bir kitap olmamıştı. Farkındayım; oldukça kişisel bir giriş oldu ama bunu söylediğim insan sayısı çoktu ve başka türlü başlayamazdım. Çok sayıda araştırmacı ile görüşen, çok sayıda makale okuyan ve bu alandaki tartışmaları değerlendiren bir yazar var karşımızda ve elde ettiklerini kitap olarak somutlaştırıp önümüze bırakıyor. Johann Hari, bu kapsamlı çalışmasında dikkatimizi bozan şeyleri, onu nasıl geri alabileceğimize dair çokça tartışmayla beraber ele alıyor. Barış Engin Aksoy’un çevirisi ile okuyoruz kitabı ve Metis Yayınları da basımını üstleniyor.

İlk sayfalarda şöyle bir açıklama ile biz okuyucuyu önce bir sarsıyor yazar; “Oregon Üniversitesi’nde görev yapan Profesör Michael Posner tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada, bir şeye odaklanmışken dikkatiniz dağıldığında aynı odaklanma durumuna geri dönmenizin ortalama yirmi üç dakika sürdüğü ortaya çıkmıştır.” Hadi bakalım başlıyoruz çağımızın en önemli sorunlarından birine dikkat vermeye. Teknolojik gelişmelerin artıları cebimizde dursun ama bizde neden olduğu sorunlara artık sırtımızı dönemeyeceğimiz bir noktadayız. Açıkçası her şeyin bu kadar büyük bir hızla ilerlediği ve hepimizin bir çeşit esir alındığı bu çağın neye evrileceğini ben de merak ediyorum. Sadece çocukluğumuzda keyif aldığımız şeylerden şimdiki çocukların keyif alamıyor olmasındaki payımızı sıkça düşünüyorum. Ekranlara kapanan ve kendilerini onların içinde vareden bir nesil, gerçek dünyadan uzaklaşırken neler dönüşecek, işte bu kısmı beraber deneyimleyeceğiz. Kitapta sosyal medyanın her birine dair detaylı açıklamalar ve onların bizlerde bıraktığı hissiyata dair de veriler var. Dolayısıyla tek başımıza, yani kişisel irade ile tamamen çözümlenmesi mümkün olmayan sorunlarda sistemsel değişim ve dönüşümleri izlememezi sağlıyor yazar.

Zamanımızın, enerjimizin, beslenme şeklimizin nasıl değiştiği ve her şeyin hıza teslim edildiği yeni dünya düzeninde aslında ekrandan kendimizi alamamamız için tasarlanmış her şeyin içinde olmayı görmek okur olarak sarsıcıydı. Tüketim alışkanlıklarımız için çokça zaman ayrılarak; bunların istenen şekilde olması için çalışanlar nihayetinde belirli ölçülerde amaçlarına ulaşıyor. Yazar konuyu çok kapsamlı şekilde ve derinlemesine irdeliyor. Çocuklarda verilen dikkat eksikliği ve hiperaktivite tanılarına değiniyor mesela ve bunların beslenme ile olan bağına. Sonra çocukların ekran süreleri ile günlük davranışları arasındaki bağa geliyor. Sonunda; yavaşlığın öğrenmeyi arttırdığı, hızın ise düşürdüğünü aktaran yazar; maalesef içinde bulunduğumuz duruma ayna tutuyor. Daha önce de duyduğum bir örneği burada da vermek istiyorum, yazar da paylaşmış bu bilgiyi. O da şu; telefonla ilgilenen ve mesajlara bakan kişi alkol almış ve direksiyona geçmiş kişiyle benzer reaksiyonlar veriyor. araba kullananları düşününce insanın kalbi sıkışıyor resmen. Dolayısıyla kazalar da kaçınılmaz oluyor; çünkü bir tane beynimiz var ve biz ondaki dikkati bölüp dağıtıyoruz yeni edindiğimiz davranışlarımızla.

Yazının Devamı

Benim Adım Hiç Kimse

Frank Cottrell Boyce öyle bir kitap yazıyor ki; etkisi uzun süre üzerinizde kalıyor. Mültecilik konusunu kardeşlik ilişkisi üzerinden, dramatize etmeden, ajitasyona başvurmadan, yalın ama vurucu bir şekilde anlatan yazar bizi ters köşeye yatırıyor. Tudem Yayınları tarafından basımı yapılan ve Arif Cem Ünver tarafından Türkçe’ye çevrilen kitabı gördüğümde içimden “Ben bu kapak resmini nereden anımsıyorum?” deyip durdum. Sonra anımsadım, bizim kızlar; Güzin Öztürk, Züleyha Ersingün, Dilge Güney ve Özge Bahar Sunar bir süredir çocuk edebiyatı üzerine konuşuyorlar ve o konuşmaya isteyenleri de dinleyici olarak dahil ediyorlar. Çocuklar, Kitaplar ve Ejderhalar adını verdiklerini podcast serisinde birbirinden farklı konularda sohbet ediyorlar kendi mağaralarında. İşte o mağara konuşmalarını dinlediğim bir yayında adı geçmişti kitabın. Sonrasında sormuş ve kitabı internetten aratmıştım. Ama o an almamışım, kaldı öyle ve sonra bir kitapçıda görünce eski bir dostu görmüş gibi hissedip yanaştım hemen yanına.

15 Aralık 2024 tarihinde okumuşum kitabı ama masada dururken ne zaman gözüm kaysa; içimden o iki mülteci çocuğa sarılasım geliyor. Koca koca büyüklerin yaptıklarının bedelini ödeyen her çocuğa olduğu gibi. Bizlerin cehenneme çevirdiği dünyada yaşama tutunmaya çalışan her çocuk gibi. Kendi yurtlarından ayrılmak zorunda kalmaları, aslında doğuştan edindikleri tüm haklardan mahrum bırakıldıkları bir yana, aslında vicdanı olan hepimize acı olarak yer ediyor her bir hikaye bedenlerimizde, belleğimizde. Buna yurtiçi ve yurtdışı demiyorum, çünkü çocuk olmanın ortak vatanı insanlık ve işte oradan yara alıyoruz sürekli. Bizler nasıl unutmuyorsak; o minik bedenler, kalpler de unutmuyor kendilerine yapılanları. Bakışları, duruşları, tüm hal ve hareketleri, şiddeti ve kötülüğü de. Kendini onarabilen onarıyor, onaramayan da kendilerinde veya başkalarında yara bırakmaya başlıyor maalesef. Yani biz aslında çocuklarımıza kötü bir hayat sunarken geleceğe de bunu miras bırakıyoruz.

Kitabın edebi dili çok güzel, oldukça akıcı ve merakı canlı tutan bir anlatımı var. Çocuk dünyası, hayal gücü, masumiyet ve savunma halleri oldukça gerçekçi ve çocuğa göre kurgulanmış. Oldukça yaratıcı bir kurgusu var aynı zamanda. O fotoğrafların ayrı mekanlarda çekilip kendi yurtlarından görüntülenmiş gibi gösterilmesi çok fazla metaforik öğe taşıyor bence. İnce bir zeka ve müthiş bir hayal gücü var her sayfada. Çocukların zor zamanlarda sırtlandıkları yüklerde abi olmanın, abla olmanın ağırlığı da var elbette. Keşke onlar sadece “kardeş” ortak paydasında olayın keyifli anlarını yaşayabilseler ama maalesef yaşam ayrı yerlerden sınıyor her birimizi. Kitaptaki abi karakteri de kardeşine siper ediyor kendini her zaman. Küçük kardeş ise abisinin kanatları altında kendini güvende hissediyor ve rahatlıyor. Sınır dışı edilme endişeleri, buna dair kendilerini korumaya alma telaşları ve girdikleri yeni ortama uyum sağlama telaşları oldukça etkileyici.

Yazının Devamı

Küçük Cadı Şeroks

Hem adı, hem kapağı ile çağırıyor kitap okuyucuyu. Aslı Der yazıyor ve Huban Korman da resimliyor. Günışığı Kitaplığı da basımını üstleniyor kitabı. Aslında bir seriye ait kitap Küçük Cadı Şeroks. Serinin diğer kitapları Büyük Tuzak ve Barış Odaları. Onları henüz okumadım ve bu yazı ilk kitap üzerinden yazılıyor. Öncelikle yazara aşinayız. Onu en çok Defne’yi Beklerken’i okurken tanımış ve beğenmiştim.

Masalları seven birisi olarak Masallar Ülkesi’nin konu alınması bir artıyla başlıyor bende. Buradaki masalların bitmesi nedeniyle Şeroks yeni masallar bulmakla görevlendiriliyor. İşte macera burada başlıyor. Akıcı, heyecanlı, ilgi uyandırıcı masallarla geçiyor Şeroks’un maceraları. Hani Aşık Veysel’in “Kim okurdu, kim yazardı. Bu düğümü Kim çözerdi” diyor ya, işte biz de merakla yazarın o düğümleri çözmesini bekliyoruz. Kalemini Şeroks’la oynatan yazar, her düğümü çözüp, bizi mutlu sona götürüyor. Galiba masallarda insana en iyi gelen şeylerden birisi de türlü badireler atlatılsa da mutlu sona ulaşılması, iyilerin kazanması, adaletin sağlanması. Bu kitapta da Şeroks’un kuzeni ile buluşma anı tam da böyleydi, elbette dev ile köylülerin buluşması ve diğer hikayelerde de benzer şeyler işledi. Bence son derece başarılı bir şey yapıyor yazar, çocukluğumda aldığım tadı alıp bu yeni genç okurlara taşıyor. Demek ki pek çok şey değişse de insana iyi gelen şeyler bir şekilde kuşaklar boyu aktarılabiliyor. Üstelik yeni kalemlerle ve doğru şekilde yapıldığında büyük bir artı olarak kalıyor çocuk edebiyatına. Bu kitabı da böyle görüyorum. Sözlü tarih geleneğini taşıyor aslında Aslı Der bizlere. Benim alışık olduğum, bildiğim bir tını ve okurken ayrı keyif aldım.

Kitapta anlatılan masallarda birçok konu yer alıyor, yine, empati, güç ilişkileri, hırs gibi kavramlar da var. Yani aslında yaşama dair pek çok şey edebi haz ile okuyucuya sunuluyor. Açıkçası şimdiden serinin diğer kitaplarını merak ettim, çünkü arka kapakta serinin ikinci kitabı Büyük Tuzak için Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği tarafından “Yılın en iyi çocuk romanı” ödülü aldığı yazılı. Bu derneği bildiğim ve değerlendirme süreçlerindeki titizliği tahmin ettiğim için ödülü de kıymetli buluyorum. Dolayısıyla merakıma bir damla su daha taşıyor bu bilgi. Kitabı okurken mekanı değiştirmek, aileden ve sevdiklerimizden ayrılmak kavramlarını da düşündüm Şeroks’un yolculuğu ile. Bu, yolda olma halinin insanı büyüttüğü, dönüştürdüğü bir gerçek ve Şeroks da yola çıkarkenki halinden daha farklı olarak dönüyor ülkesine. Yolda olmayı, yolun insana kattıklarını hatırlatması da önemli bence. Bizim gibi toplumlarda bağımlı ilişkiler maalesef daha fazla, ama aslında kişinin kendini bulması biraz da bu bağımlı ilişkiden çıkması ve bağlı hale gelmesiyle mümkün gibi. En azından ben böyle düşünüyorum. Mesela başka şehirler görmek, ülkeler görmek, başka yemekler yemek, müzikler dinlemek de insanı olgunlaştırır. Elbette temelde başka düşünme biçimlerini görmek ve bu çeşitliliğe saygı duymak kıymetli. İşte bunun için eğer az önce sıraladıklarımı yapmak daha zor ise, en azından başka insanlarla başka sohbetlere girerek başlayabiliriz o dönüşüme. İşte bence bir kitabın kendimde sevdiğim en güzel etkisi; son satırlar bittiğinde bende başlayan çağrışımların artması, yazarken devam etmesi. Ezcümle Aslı Der iyi yazar, yazdığını okumak iyi hissettirir.

Yazının Devamı

Ben Artık Büyüdüm

İthaki Yayınları’nın basımını üstlendiği “Ben Artık Büyüdüm” kitabındaki minik filin bir benzeri bizim evde yaşıyor. İnanmazsanız bir ara gelip bakabilirsiniz; o kadar iddialıyım yani. Tamam, biliyorum bir kitap tanıtım yazısı için çok kişisel bir giriş oldu ama bunları hissederek okudum kitabı. Susanna Iserin tarafından yazılıyor kitap. Şimdi yazarın diğer kitaplarına baktım da, onun bizim evdekini tanıdığı gibi, biz de onu tanıyoruz aslında. Çocuk dünyasını çok yakından bilmesi ile diğer kitaplarını da keyifle okumuştum. Dolayısıyla Türkçe’ye çevrilen tüm kitaplarını okuyabilirsiniz siz de. Marta Cabrol da az pay sahibi değil bu çalışmada. Resimleri ayrıca izleneceklerden. Kitabın çevirmeni de Emrah İnce.

Küçük fil annesine büyüdüğünü söylüyor ve annesi de ona ilk önemli görevini veriyor. Yalnız görev yerine getirilirken türlü badireler atlatılıyor ve küçük fil epey yoruluyor. Bazı yerlerde kendini kaybediyor, eve getirmesi gereken çikolatanın neredeyse tamamını yiyiyor mesela. Burada bizdeki anıyı anlatmasam olmaz. Biz de evdeki ufaklığa görev verdiğimizde aynı bu küçük fil gibi mutlu oluyor ve hemen “görev adamı” pozisyonuna geçiyor. Bir defasında komşularımızdan birisinin tabağını kurabiye ile doldurup iade etmesi için vermiştik ve bizimki komşuya gidene kadar bir kısmını yemişti. Açıklamasında da “Ne var, kenarı kırılmıştı, ben de yedim işte” olmuştu. Aradan epey zaman geçti ama hala bunu konuşup gülüyoruz haline. Kitaptaki küçük fil de minik bir parça alıyor çikolatadan ama sonra biraz daha, biraz daha derken epey bir kısmını bitiriyor. Olanlar keşke sadece bununla sınırlı kalsa ama kalmıyor işte. Bir sürü şey eksik, kırılmış veya yanlış alınarak eve geliniyor. Haliyle annenin kollarına kendisini bırakınca da tüm duygular kaynağına ulaşıyor ve bizim küçük fil bir güzel ağlıyor görevi yerine getiremediği için. Hangimiz ilk büyüme çabalarımızda hata yapmadık ki? Anne de çok güzel şekilde yavrusunu kucaklıyor ve onu çabası için övüyor.

Kitapta sadece anne değil, küçük filin gün içinde muhatap olduğu herkes oldukça pozitif. Her şeyden önce küçük filin şehirde bir sürü yere tek başına gidebileceği kadar güven var etraftakilere. Bu çok güzel, çok önemli bir ayrıntı ve büyümek için serbestlik tanınması gereken çocuklar için ilk akla gelenlerden. Açıkçası ben kendi çocukluğumdaki serbestliği kendi çocuklarıma tanımakta zorlanıyorum ve eminim pek çok ebeveyn de benim gibidir. Son dönemde yaşanan olumsuz olaylar nedeniyle endişenin yükseldiği bir ortamdayız ve fazla korumacı davranıyoruz ama bu sefer de çocuğun gelişimini sekteye uğratıyoruz. Tam da bu nedenle, bence, keşke herkes ama en çok da tüm politik liderler, karar vericiler, kent planlamacıları, eğitimciler ve çocukla işi olan herkes çocuk edebiyatına dalsa. Oralardaki artı yönleri görse ve mesela bir çocuğun güven içinde, sağlıkla büyümesi için tüm koşulları oluşturma noktasında hemfikir olsa. Bu, fikri ortaklık, her karar ve eylemde görünür olsa. Sonra mesela bizler de güven için de, “hadi bakalım bugünkü alışveriş sana ait, git listedekileri al ve gel” diyebilsek. Tam da kitaptaki anne filin yapabildiği gibi. Bence tüm çocuklar kendilerine tanınan hakları sonuna kadar hak ediyorlar.

Yazının Devamı

Çürüme

Maalesef elim çocuk edebiyatında severek okuduğum bir kitap üzerine yazmaya gitmedi yine. Epey zamandır zorlanıyorum, eminim bu ülkede yaşayan milyonlarca insan da benim gibi. Pek çok sorun birikti toplumda ve artık nefes almak zorlaştı. “Narin” olayı, kısacık bir süre sonra Sıla bebek, ardından iki kadının katledilmesi, Van’da aniden ortadan kaybolan ve bir süre önce cesedi bulunan Rojin derken daraldıkça daraldık. Elbette bunlara ilave maalesef ama maalesef çok daha fazla isim ve durum var. Hayvanlara yapılanlar, taciz, tecavüz ve şiddet olaylarının en sert halleri. Kendinden zayıf olana tavrındır ya senin karakterini belirleyen; işte tam da bu nedenle aslında ilk başta o masum canlara kıyanlara en sert perdeden cezalar verilip, uygulanmalıydı. İşin ucu orada kopmaya başlıyor. Hayvana yapılan eziyet misliyle bebeğe, çocuğa, kadına dönüyor ve bu dönme hali toplumsal zedelenmelere neden oluyor. Daha kötüsü olamaz dediğim anlarda maalesef son birkaç haftada yeni kötüler eklendi. Yeni doğan bebeklerin ölüme terk edildiğine dair haberlerle allak bullak olduk hepimiz.

Bir süredir işinin uzmanı kişilerle söyleşiler yaparken varolan sorunlara nasıl çözüm üretilebilir üzerinden konuşmaya ve bunu kamuyla paylaşmaya çabalıyoruz kurum olarak. Bu söyleşilerde madde kullanımının nasıl arttığını, çocuk taciz ve tecavüzlerinde ne durumda olduğumuz, lohusalık halinde yaşanan değişimler, zorbalık, ergenlik ve daha bir sürü şey konu oldu bize. Topluma dair ne varsa konuşmaya çalıştık ve devam ediyoruz. Lohusalık mesela; başlı başına fiziksel ve duygusal bir süreç. İki çocuk doğurmuş bir kadın olarak, onu korumak ve hayatta kalmasını sağlamak için nasıl üstün bir emek harcandığına şahidim ve benzer deneyimler geçirdim. Onun nefes alıp almadığını defalarca kontrol edersiniz ilk zamanlarda. Sonra eliniz sertse onun tenine zarar gelmesinden endişe ile, hemen kremlere sarılırsınız mesela. İlk çocuğumda odasına telefon almamıştım, radyasyona maruz kalmasın diye. Emzirmek için iki saatte bir uyanıp onu beslemeye çalışırsınız mesela. Tüm duygu durumu değişimlerini yaşarsınız ama onun tek bir gülümsemesi dünyalara bedel olur mesela. Tüm bunlar eğer bebeğinizi katillere kaptırmadıysanız ve eve sağlıkla gelebildiyseniz olur. Ama son olaylar, haberler kanımızı dondurdu. Nasıl kıyarsınız o mis kokulu bebeklere? Nasıl bir vicdansızlık örneğidir bulaştığınız suçun içeriği? Nasıl bir çürümedir ki, bir anneyi bebeğinden, ailesinden ayırmaya bedel biçersiniz mesela? Anlayamıyorum, akıl sır erdiremiyorum. Narin’deki tüm saçmalıklara erdiremediğim gibi. Sıla bebekte yaşanan şiddete erdiremediğim gibi. Ama bebek ya bebek, mis kokulu bebekler… Her şeyi geçtim de, insanda hiç korku olmaz mı ya, o bebeklerin ahında boğulmaktan zerre endişe duymaz mısınız? Tüm kaideleri kenara bırakın, hiç mi insanlığınızdan utanmazsınız?

Eğitim sistemindeki sorunlar, okullarda yaşanan şiddet ve zorbalıklar, toplumsal şiddet, taciz ve tecavüzler derken bence silkelenmenin zamanı geldi de geçiyor. Toplumun tüm katmanları ile yönetsel bazda yer alan herkesin, siyaset üstü olarak tamamen ülke sorunlarına dönüp onlar için politika üretmesi artık şart. Bu şekilde yaşanmaz. Bu korkularla baş edilemez. Bizler bu toplumun parçası olarak ve ülkenin vatandaşları olarak tüm bu kötülüklerin dışında, güven içinde, huzur içinde çocuklarımızı büyütebilmeliyiz. Bunun bir davranış, yaşama şekliyle ilgilisi yok, olsaydı hayvana tecavüz edilmezdi. Tam da bu nedenle artık bu şiddete bir dur demenin zamanı geldi. Yazacak daha iyi konularımız vardı, küçük şeylerden de mutlu olabiliyorduk ama son dönemdeki yaşanan çürümenin bizleri hasta etmesi kolaylaştı. Hasta bir toplum olmaktansa hepimizin seçilmişlere, yöneticilere taleplerimizi dillendirmemiz gerekiyor artık. Ben bir anne ve kadın olarak; bu olaylarda payı olanların adilce yargılanma sonrası en yüksek perdeden ceza almalarını istiyorum. Ailelerin ahı, o lohusa kadınların memelerinde biriken her damla anne sütünün hatrına herkes hesap vermeli. İlgisi, dahli olan herkes adilce yargılanmalı. Bizler Anadolu masalllarıyla büyüdük, çocuklarımıza onları anlatırken bulduk kendimizi. Oradaki iyiyin galip geldiği yerlerde soluk aldık. Aile dizileri ve filmleriyle yoğrulduk. O aile dizilerinde dayanışma, iyilik ve empati vardı. Şimdikilerde toplumun yansımaları hakim. İşte tam da bu nedenle topyekün bir sirkelenme diyorum. Diziler, gündüz kuşağı programları, filmler, sosyal medya paylaşımları ile herkes biraz daha fabrika ayarlarına dönmeli. Bu kendi kendine olmayacağı için buna uygun politikalar üretilmeli. Özendirici olumsuz yayınlardan kaçınılmalı ve toplumu iyileştirme herkesin kalben istediği bir şey olmalı. Yoksa bunca kötülükle baş edemeyiz. Bu ülkede ve toplumda daha iyi şekilde yaşamak mümkün ve o mümkün için sadece içimi dökmek istedim.

Yazının Devamı

Düşpeşe –Taşların Sırrı

Ortak bir proje sonucu ortaya çıkan kitap Düşpeşe-Taşların Sırrı. Projelendiren Nalan Yılmaz. Yazarlar; Ayşen Göreleli, Ayten Kaya, Bihter Bilir, Duygu Uzel, Esma Zafer Ertan, Gönül Çatalcalı, Gülseren Mungan, Hande Baba, Nalan Yılmaz, Nermin Şenol Kalyoncu, Nevzat Süer Sezgin, Oya Uslu, Sevin Sezgin, Sülbiye Yıldırım, Vicdan Efe, Yayla Boztaş. Bu kadar çok yazarlı bir romanı ilk kez okuyorum. Bence oldukça kıymetli bir çaba bu. Okurken bir yazardan diğerini geçişi hiç hissetmedim ve bu da çok güzel. Tüm yazarlar aynı dili yakalamış ve aynı duyguda ilerliyor. Açıkçası bunca kişinin aynı şey için uğraşması hem ilginç, hem de mutluluğu çoğaltmak gibi geldi. Anlatmak istedikleri bir şeyler var, ortak kaygıları var ve bunun için omuz omuza ilerleyecekleri kişiler var. Bu, insanı güçlendiren de bir şey. Üstelik edebiyat hepsinin ortak dili ve orada da yakınlar. KeKeMe Kitap Yayınları tarafından basımı yapılan kitap bir grup ortaokul öğrencisinin etrafında ilerliyor.

Güneydoğu Anadolu bölgesinde birbirinden kıymetli yerleri gezi planına alan Simla öğretmen ile Eren öğretmen 7.sınıf öğrencilerini İzmir’den yola çıkarır. Katman katman tarih kokan, hikayeleri, rivayetleri, ev sahiplikleri fazla olan yerler her öğrencide dönüşüme sebep olur. Gezmek ve gezerken öğrenmek oldukça kıymetlidir. Kitapta öğretmenlerinin planlaması ile görülecek yerler çocuklar tarafından paylaşılmış ve herkes kendi konusunda bilgi edinmiştir. Dolayısıyla gittikleri yerleri kendileri anlatırlar. Elbette yol boyunca kendilerine eşlik eden kişiler de bölgeye dair bilgilerini paylaşır ve sohbeti zenginleştirir. Kendilerinden yüzlerce yıl önce oralarda yaşayan insanlara dair anlatılanlar masal gibi de gelir, hayal dünyalarını zenginleştiren rüyalara da evrilir. Kurgusunu çok beğendim ve bir ara sanki çocuklarla birlikte geziyor gibi hissettim. Eski uygarlıklara, yaşanmışlıklara dair merakım beni de bu tip yerlere götürür ve oralarda hep insanlık tarihini düşünürüm. Gündelik olandan alıp uzaklaştırır bu geziler ve başkalaştırır insanı. Bu gruptaki çocuklarda da öyle oluyor; her birinde farklı bir olayla. Dolayısıyla okur olarak da merak duygusunu sonuna kadar yaşadım diyebilirim.

Tarih, arkeoloji, antropoloji, mimari, gastronomi ve birçok farklı alandan beslenen bir kurgu var karşımızda. Coğrafya zaten bunların hepsine ve fazlasına müsait. İşin içine bir de edebiyatı katınca oldukça güzel bir iş çıkıyor ortaya. Çocukların merakları, korkularına baskın çıkınca olaylar maceraya dönüyor ve okur olarak bizi de sürüklüyor peşi sıra. Cemşit kuşu görmek isterdim mesela, sonra kafamda hala görmediğim yerler belirdi ve oraları görme gereğini derinden hissettim. Taşların Sırrı yazıyor kapakta, evet herkes her şeyi saklamaya çabalasa da gerçek üzeri örtülse de, bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Onu anlayan, dinleyen ve merak eden olduğu sürece. Kitabı oldukça güzel bir noktaya bağlamış yazarlar. Fazla detay yazmak istemiyorum; çünkü okuyacaklara haksızlık olabilir. İlgili, duyarlı, bilinçli, kültürel değerlere önem veren bu ekibin her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Son bir teşekkür de beni bu kitapla buluşturduğu için Nevzat Süer Sezgin hocama.

Yazının Devamı

Ela’nın Maskesi

Virüsler şüphesiz yaşamımızın bir parçası ve onlarla mücadelede belirli yıllarda sorunlar yaşanmış, yaşandı ve belki yaşanacak. Önceki yıllarda yaşanan salgınların dışında bize en yakın olanı pandemiydi. Tam da o dönemde Pötikare Yayınları Ela’nın Maskesi’nin basımını üstleniyor. Yazarı ve resimleyeni İlaria Capua. Hedef kitlesi okul öncesi olan yayınlar bence oldukça güzel ve ilgi çekici. Hareketli kitaplar, delikli kitaplar ve karton baskı oldukça uygun ve yoğun bir emeğin ürünü olarak raflarda yer alıyor. Bir güzel tarafı da artık bu yayınları çocuk kütüphanelerinde görebilmek. Küçük yaşlardan itibaren çocukların, onları düşünen kişilerce ve onlara göre hazırlanmış kitaplarla buluşmasını çok değerli buluyorum.

Pandemiyi bizim evin en küçüğü de geçirdi ama anımsamıyor. Maske takmayı bilse de detaylar hakkında pek bir şey kalmadı onda çünkü her sabah erkenden doğaya kendimizi attığımız ve öğle saatlerine doğru eve geldiğimiz zamanlarda daha yaşını doldurmamıştı. Kitap onun bu anlamda ayrıca dikkatini çekti. Mesela neden yüzyüze değil de sanal ortamda görüşmenin daha iyi olacağını anlamadı ve sordu. Ayrıca Ela ve babası büyük anne ve babaya market yapmaya gittiklerinde, onların neden çıkamadıklarını da anlamadı. Kitabın her sayfasında açılan pencereler vardı. Bazen bir dolapta, bazen oyun parkında, bazen yatağın kenarında. Bu, yanımdaki ufaklığın ve bence dolayısıyla kitabın hedef kitlesinin en ilgisini çeken kısımlardı. Çünkü dahil olmasına, kitabın içine girmesine ve merakını canlı tutmasına yardımcı oluyor bu özellikler. Bu özellik kitabın kapağında bile var. Ela’nın maskesini yandaki bir saat kulesinin üzerindeki aparatla aşağı indirip, tekrar takabiliyorsunuz. Yani daha kapaktan yakalıyor yayınevi okuru.

Pandemi geride kaldı ama yeni yeni salgınlar, mutasyona uğrayan virüsler hala var. Geride kalan haftada bu konuyla ilgili Kocaeli Üniversitesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sıla Akhan ile “maymun çiçeği” üzerine konuştuk ve akabinde bu kitabı gördüm kütüphanede. Orada Sıla hocanın anlattıklarında kafamı en çok kurcalayan şey yakında okulların açılacak olması ve özellikle küçük yaş gruplarının hijyen kurallarına nasıl dikkat edebilecekleriydi. Elbette tamamen mümkün değil ama en azından belirli konularda farkındalık oluşturmak için bu kitap çok iyi geldi bize. Hapşururken ne yapılması gerektiği, toplu yerlerde virüslerin en çok nerelerde olduğu, virüsü en rahat nasıl yok edebileceğimiz gibi kısımlar neredeyse tüm olasılıklarla ele alınmış. Edebiyat anlamında değerlendirmenin ötesinde, ben sadece bir kaynak kitap gibi düşünerek okudum yanımdaki küçük dinleyiciye. Ayrıca kitabın sonunda da pandemi dönemine dair sorularını kısaca yanıtladım. Tüm bunlar için bile, kitabın elimize, evimize gelmesi güzel. Bu yayınevinin küçük yaş grupları için özel tasarladığı ve basımını üstlendiği çoğu kitap gibi, Ela’nın Maskesi de oldukça olumlu kazanımlara imkan sunuyor.

Yazının Devamı

İçimdeki Kurbağa

Dilge Güney’in kaleminden “İçimdeki Kurbağa” kitabı ve resimleyeni de Gül Sarı. Bir sürü duyguyu harmanlayıp, biz yetişkin okuru çocukluğumuza götüren ama aynı zamanda zamane çocuklarına da eşlik eden bir yanı var kitabın. Kardeş kavgaları, okullarda yaşanan akran zorbalığı mesela bizim dönemimizde de vardı, şimdilerde de var. Bir abiyle büyüyen kız çocuğu olarak kitaptaki karakteri anladığım çokça yer oldu. Garip bir şekilde erkek çocuklarının oyuncağı oluyorsunuz ve ona karşı kendinizi korurken güçleniyorsunuz yaşama karşı. En azından ben kendimi öyle görüyorum.

Turna sadece abisi ile değil, okuldaki zorbalıkla da mücadele eden bir kız çocuğu. Onun duygularını çok yakından hissediyorsunuz bir okur olarak. Elbette o mücadele aile içinde de devam ediyor. Kendisini anlayan, destekleyen kişilerle de hayatı daha güzel ve yaşanır bir hale dönüyor. Zaten, galiba yaşanan olumsuzluklarda insanı en fazla yoran şey, bir kişi bile olsa kimsenin seni anladığını hissetmemen veya bunu göstermemeleri. Turna bu anlamda şanslı, hem Sinan var, hem de sonrasında Ceyda öğretmen.

Hayata, daha doğrusu insana dair çoğu duyguyu konu alıyor kitap. Rekabet, kıskançlık, üzüntü, dayanışma ve daha fazlası. Sadece Turna ile de değil, her karakterin ayrı bir değeri var olayların içinde. Pastaneci kadına bayıldım mesela. Galiba bir hayalimi süslüyordu bu meslek ve oraya dokundu bu sevimli karakter. Sonra ailenin genel hali ve geçim derdi, bu topraklarda yaşayan çoğu insana çok yakın gelen meseleler. Duygudan yakalıyor yani yazar bir başka deyişle. Çok yakın olduğu kadar çok da gerçekçi. Kişisel olacak ama yazmadan edemeyeceğim; Turna’nın abisi bir şakasında pis çoraplarını Turna’nın çantasına bırakıyor şaka amaçlı. Bunun çok ama çok yakınını erkek kardeşimiz ablama yapmıştı ve yastığının altına koymuştu o kokulu çoraplarını. Ablam hala “o koku beynime işledi, hiç gitmiyor sanki” der. İtiraf edeyim, bu olay olduğunda ablamın hali ile biz de epeyce gülmüştük. Yani yazar sanki bizim aileye de uğramış ve oradan da malzeme toplamış gibi. Eminim okuyan pek çok kişi de benzer şeyleri hissedecek. Bence bu düşüncede etkili olan şey içinde bulunduğu toplumu tanımakla ilgili. Dilge Güney bu toplumu, aile yapısını, kardeşlik ilişkilerini tanıyor, biliyor ve bunu kalemiyle aktarıyor. O nedenle de duygusal bağ kurmanız bir okur olarak sanki kolaylaşıyor. Bir yazarın; toplumu, kültürü tanıması ve oradan beslenerek, üretim yapması bence güzel bir şey. Tüm bunları yazarken çizeri de atlamayayım, onun da çizimlerini keyifle takip ettim. Turna’nın midesi bulanınca resmedildiği yerlerde benim de midem bulandı mesela. Emeklerine sağlık herkesin. Tudem Yayınları da basımı üstlendiği için bence güzel bir buluşmaya aracılık etmiş. Niceleri eklensin bu kitaplara.

Yazının Devamı