Bahçeli’de değişen bir şey yok, peki sizde?
“Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir.”
Bu cümle, DEM Parti eş genel başkanlarının ya da parti sözcülerinin ağzından çıkmadı.
Bu cümle, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından kuruldu.
Bu ayrım hayati önemdedir.
Zira söz konusu ifadeler DEM Parti tarafından dile getirilmiş olsaydı, Anadolu’da huzurun sağlanabilmesi için Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması, Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmesi ve Ahmet Türk başta olmak üzere görevden alınan DEM Partili belediye başkanlarının makamlarına iade edilmesi yönünde açık bir siyasal şart listesi sunulduğu sonucuna varmak mümkündü.
Nitekim sürecin henüz başlangıcında “umut hakkı” kavramının kamuoyunun önüne sürülmesi, Demirtaş’ın tutukluluğunun “siyasi” olduğu iddiası ve kayyum uygulamalarının “hukuksuzluk” olarak nitelendirilmesi, bu beklentiyi besleyen unsurlar olarak zaten mevcuttu.
Ancak bu cümleler Devlet Bahçeli tarafından kuruldu.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Bahçeli, ülkeye huzurun gelmesi için Öcalan’ın serbest bırakılmasını, Demirtaş’ın tahliyesini ve kayyumların kaldırılmasını bir ön koşul olarak mı ileri sürmektedir; yoksa bu başlıkları, terörün tamamen tasfiye edilmesi halinde kendiliğinden ortadan kalkacak sonuçlar olarak mı tanımlamaktadır?
Siyasal söylem, bağlamından koparılarak okunamaz. Söylenen söz, söyleyene göre değerlendirilir.
İfadeler lafzen okunduğunda, Bahçeli’nin Öcalan’ın serbest bırakılmasına, Demirtaş’ın tahliyesine ve kayyum uygulamalarının sona erdirilmesine kapı araladığı iddia edilebilir. Ancak bu okuma, MHP’nin ideolojik hattı ve Bahçeli’nin bugüne kadar kurduğu devlet merkezli güvenlik diliyle örtüşmemektedir.
Bahçeli’nin bu çıkışının muhatabı DEM Parti seçmeni değil; PKK, YPG, SDG ve bu yapıların siyasal uzantılarıdır.
Mesaj nettir:
“Ben durduğum yerdeyim.”
Bahçeli, “Terörsüz Türkiye” hedefinin gerçekleşmesi halinde, yani terörün sınırlarımız içinde ve dışında tamamen etkisiz hale getirilmesi durumunda, bugün tartışılan tüm başlıkların anlamını yitireceğini ifade etmektedir. Bu çerçevede Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde kalmasının gerekçesi ortadan kalkar, Abdullah Öcalan’ın ‘umut hakkı’ tartışması hukuki bir zemine taşınır, kayyum uygulamaları ise zaten anlamsızlaşır.
Ancak bunun tersi durumda, yani terör tehdidi devam ettiği sürece ne Öcalan’ın umut hakkından yararlanması ne Demirtaş’ın tahliyesi ne de kayyum uygulamalarının sona ermesi söz konusudur.
Bahçeli’nin grup toplantısında dile getirdiği ve parti grubunun tamamı tarafından dahi güçlü bir şekilde alkışlanmayan bu sözlerden çıkan anlam budur.
Burada dikkat çekici olan husus, Bahçeli’nin daha önce alkışlanan cümleleri bu kez tersinden kurmasıdır. İçerik değişmemiş, yalnızca retorik yön değiştirmiştir.
Dolayısıyla Bahçeli’nin pozisyonunda bir kırılma değil, söylem düzeyinde bilinçli bir gerilim yaratma tercihi vardır.
***
Bu noktada benim durduğum yer nettir.
Her yurttaş gibi terörün sona ermesini elbette isterim. Terörsüz Türkiye hedefinin provokasyonlara açık hale getirilmeden, toplumsal meşruiyet zemininde sonuçlanmasını da önemserim.
Ancak bu sürecin, on binlerce insanın ölümünden doğrudan sorumlu olan Abdullah Öcalan’ın “umut hakkı” üzerinden tartışmaya açılmasını kabul edilebilir bulmam. Bu ihtimalin dahi telaffuz edilmesi, toplumsal vicdanı zedelemektedir.
Selahattin Demirtaş’ın, terörün tamamen tasfiye edildiği bir ortamda siyaset yapmasının önünde ilkesel bir engel görmüyorum. Aksine, böyle bir ortamda Demirtaş’ın cezaevinde tutulmaya devam edilmesi hukuki açıdan da tartışmalı hale gelir.
Aynı şekilde, terör suçları gerekçesiyle DEM Partili belediyelere kayyum atanması da terörün ortadan kalkmasıyla birlikte zaten kendiliğinden sona erecektir.
Ancak Abdullah Öcalan meselesi, bu başlıkların hiçbirine benzemez.
Öcalan’ın elinde yalnızca siyasi sorumluluk değil, on binlerce şehidin ve masumun kanı vardır. Dünyanın hiçbir hukuk sisteminde, böylesi bir suç yükü taşıyan bir figür için “umut”, “af” ya da “özgürlük” tartışması meşru değildir.
İster tek bir çağrıyla terörü sona erdirsin, ister barışın anahtarı olarak sunulsun; Öcalan’a verilecek en küçük bir umut dahi, şehit aileleri açısından telafisi mümkün olmayan bir adaletsizliktir.
Bu nedenle Kocaeli’de AKP ve MHP saflarında yer alan, bu partilere gönül veren ya da yalnızca oy veren yurttaşlarla yaptığım sohbetlerde şu soruyu özellikle soruyorum:
“Daha düne kadar DEM Parti ile yan yana durmakla suçladığınız muhalefeti ‘hain’ ilan ederken, bugün Öcalan için umut hakkının konuşulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Aldığım cevapların büyük bölümü benzer:
“Terör biterse Türkiye güçlenir, ekonomi toparlanır, bölgesel aktör haline gelir.”
Ancak aynı kişilere “Öcalan serbest kalacak mı?” sorusu yöneltildiğinde, bu ihtimalin kabul edilemez olduğu, böyle bir gündemlerinin bulunmadığı ifade ediliyor.
“Bunu hiçbirimiz kabul etmeyiz” diyorlar.
Oysa Bahçeli, sürecin en başında kullandığı “umut hakkı” ifadesini, son grup toplantısında “Öcalan’ın umuda dönmesi” şeklinde yeniden ve ısrarla dolaşıma sokuyor.
Ve altını çizerek ekliyor:
“Kararımız net.”
Bu noktada sormak gerekir:
Öcalan’ın serbest kalmasını kabul etmeyeceğini söyleyen AKP’li ve MHP’li isimler için de karar hâlâ aynı netlikte mi?