Homojenleşen Dünyada Bireysel Sesin Peşinde

Esra Aydın

Esra Aydın

Tüm Yazıları

Sosyal medyanın merkezde olduğu çağımızda milyonlarca insan; sayısız hesap ve içerik üreticisiyle sürekli etkileşim halinde.

Farklı coğrafyalardan, dillerden ve yaşam koşullarından gelen bireyler; benzer fikirleri, estetik anlayışları ve yaşam felsefelerini tekrar tekrar üretiyor.

Bana kalırsa bu durum, kültürel çeşitliliğin artmasından çok ifade biçimlerinin tek tipleşmesine neden oluyor.

Kültürel homojenleşme’ dediğimiz kavram, kültürler arası etkileşimle karıştırılsa da işin pratikte görülen yüzü o değil.

Bireylerin karşılıklı dönüşümlerinden ziyade, baskın olanın görünürlüğü ele geçirmesi şeklinde kendini gösteriyor.

Bir nevi kültürel olarak aynı kalıplara çekilmekten söz ediyorum.

‘Çeşitlilik’ denilen şeyin artık zenginlik olmadığı, aksine bir illüzyona dönüştüğü gerçeği…

*

Sosyal medya ise bu kültürel homojenleşmenin ana taşıyıcısı diyebiliriz.

Dolaşımdaki fikirlerin düşünsel iskeleti oldukça benzer.

Kişisel gelişim söylemlerine ya da estetik ve yaşam tarzı kalıplarına bakacak olursanız birbirini tekrar eden, çok sesli ama tek renkli yüzeyden yansıyanları görürsünüz.

Yeni bir şey söylenmiş gibi ancak aynı müziğin oldukça benzer ritimleri…

*

Bu sebeple kapıyı içeriden değil de dışarıdan kapatmak ve kendi sesimi yeniden çağırmak istediğim günler oluyor.

Sürekli dışa açık yaşamanın, bireyin iç ritmini bozmaya başladığını hissediyorum.

Belki de zihinsel filtreleme ihtiyacım buradan kaynaklanıyor.

Üstüne düşündüğüm nokta izolasyon ya da inziva değil, aksine kendi sesimi gerçekten duyup duymadığım.

Başkalarının kelimeleriyle mi düşünüyorum?

Yoksa bu fikirlerim, manevralarım bana mı ait?

İçimdeki bu refleks, kültürel homojenleşmeye bir başkaldırı niteliği taşımıyor.

Sadece birey olarak, kendi gerçekliğimi hangi boyutta yaşadığımı kavrayabilmek gayesindeyim.

*

Tüm seslerin benzeştiği bir zeminde çelişkiye ve belirsizliğe pek de tahammül edilmiyor.

Henüz olgunlaşmamış duygular ve düşünceler etiketlenerek rafa kaldırılıyor.

Demlenmeye fırsat verilmiyor.

Kısa, geçici, anlık çözümlerle bir sonraki sayfayı çeviriyoruz.

İç karmaşıklığa yer yok.

Her şey belirlenmiş, kategorize edilmiş, kendi içinde sınıflandırılmış olmalı.

Şeylerin cevabı içeride değil, dışarıda aranıyor artık.

Gözü ve iç sesi dışarıda olan birey, iç pusulasının körelmesiyle baş başa kalıyor.

Artık kendi manevralarıyla ya da el yordamıyla karanlıkta yönünü bulma kapasitesinden aciz.

Birilerinin ona yol göstermesine, “bu tarafa” diye ışık tutmasına ihtiyacı var.

Yani yalnız kalamıyor; yalnızlığımızı hızla doldurulması gereken bir boşluk, tamamlanması gereken bir cümle gibi görüyoruz.

*

Ve en nihayetinde ‘derinlik’ algımız da bozulmaya başlıyor.

Tereddütlü, özgün düşünceden uzak, daha çok dolaylı tecrübelerin yer kapladığı bir yaşam biçimiyle ‘farklı’ olanı gömüyor; hızla unutuyoruz.

İz bırakmayan bir geçmişi geride bırakıyoruz.

Yani hafızadan çok anlık tepkilerimizle var oluyoruz.

Görüntüde çok deneyim edinmiş gibi olsak da derinliğin azlığı yaşamlarımızı sığ bir suya hapsediyor.

Başkalarına ait kelimelerle acıyı tarif ediyor; kelimelerimizi besleyen duygularımızı da ödünç alıyoruz.

Ödünç aldığımız yalnızca duygular olmuyor, hafızamız da el değiştiriyor.

*

Eleştirdiğimiz şeylerin tamamen karşısında ya da yanında durmak zorunda değiliz.

İnandığımız, inandığımızı sandıklarımız birer dogma değil.

İnsanlar, fikirler, yaşam felsefeleri eleştirilebilir; üstüne düşünülebilir ve değişebilir.

Yaşam dediğimiz pratiğin içinde kesişen kümeler gibiyiz.

İç içe geçtiğimiz alanlar olsa da ayrıştığımız noktalar bizi biz yapanlar.

Benzerliğin içinde kendi hafızamızı korumak ise zor değil.

Sadece kapıyı tamamen kapatmadan, ancak sürekli açık bırakmadan da iç alanlarımızı koruyabiliriz.

Eşsiz oluşumuz, birbirimizi tekrarlamaktan ziyade düşünsel eşiklerimizin farklılıklarından kaynaklanıyor ve besleniyor.

Önemli olan; sen kendi sesini yeniden duymaya gönüllü müsün?