Hatırladıklarımız Kadarız
Bir yıl daha tamamlanmak üzere.
Ölümler, doğumlar, başarılar, kutlamalar, bitişler ve yeni başlangıçlar derken yeni seneye adım atmamıza çok az kaldı.
İnsan ister istemez içinden geçtiği bir yılın muhasebesini yapıyor.
Neydim? Neye dönüştüm? Başladığım yerde miyim yoksa başlangıç çizgisinden ileride mi?
Sorular, sorgulamalar derken ülke gündeminin içinden geçtiği olaylara da bakmadan olmuyor.
Yaşadıklarımız bizi ne kadar değiştirdi ya da biz bu değişikliklerin farkında mıyız?
Neleri kanıksadık farkında olmadan? Nelere tepki vermez olduk?
Bunların hepsinin cevabı her birimiz için oldukça farklı.
İlişkileri yönetemedik, bazı olayların enkazları altında kaldık, bazılarının ise üstesinden kolaylıkla geldik.
Kimi vedalar çok kolay oldu çünkü zaten bitmişti.
Kimi kavuşmalar ise şaşkınlık yarattı çünkü sürprizlere gebeydi.
Sonuç olarak; yıl sonunda bir geriye bir de ileriye göz attığımda en çok neleri hatırladığıma bakıyorum.
Yanında olduklarım, yanımda olanlar, hayatımın başka başka rotalara doğru yönünü çevirmesi…
Her biri yaşadığımın, hissettiğimin ve burada olduğumun bir kanıtıydı.
***
Hepsi bir kenara yıl sonunda okuduğum kitaplar ve makaleler, izlediğim film ve belgeseller benim için apayrı yere sahip.
Ruhumda yaşanan kırılmaların, zihnimdeki aydınlanmaların, kalbimin küçük odalarında kalan karanlık odaların keşfi bu sayede oluyor diyebilirim.
Yaşam ve insan üzerine düşünmek, aksiyon almak, sorgulamak, bir geri bir ileri gitmek hayatımın büyük parçalarından.
İnsanı merkeze alan ve düşündüren bilimleri sevdiğimi daha önce de belirtmiştim.
Var oluşumuzun kaynağı, gittiğimiz yol ve bu yoldaki ayrımlarımız bizi ‘biz’ yapan şeyler değil mi?
“Hayat amacım ne?” sorusunu sormayı bıraktım.
Bireyselliğimi doya doya yaşamaya devam ederken, paylaşmanın ve kucaklamanın da keyfini sürüyorum.
Bir topluluğa ait olma kaygısı gütmeden, “seviliyor muyum?” endişesi yaşamadan olduğum haliyle varlığımı daha sıkı kavrıyorum.
***
Eğer minicik bir tavsiye verecek olsaydım, bu şüphesiz insanın kendini gerçekten ama gerçekten kabul edip sevmesi olurdu.
Kimse gibi olmadığımız, kendiliğimizi görüp “İşte ben!” diyebildiğimiz bu kıyı; şefkatin en tatlı hali gibi görünüyor gözüme.
İşte bu yüzdendir ki, gerçekleştirdiğim ya da tutturamadığım hedeflerime bakıp nicel olmaktan çok nitelikli olanın etkililiğine yüzümü dönüyorum.
Sindirdiklerime, anlayamadıklarıma, her şeyi anlamamam gerektiğine, bazen aynı sayfalardan geçme zorunluluğuma, uzun uzun bakıp yavaş yavaş idrak edebildiklerime…
Velhasıl görüntüde az ama aslında sağlam anlayış getiren bir bakış açısına bu yıl daha çok yer açtım.
Ve 2025’in defterini güzelce kapatmadan önce sizlere okuyup da aklımda kalan kitap listemden bir seçki hazırladım.
Umarım okumak isteyenlere farklı bir alternatif olur…
***
Zamanı ve yaşadığımız çağı anlamaya çalıştığımda yolum ara ara Byung-Chul Han’a düşer. Okumuş olsam da üstünden yeniden geçmeyi severim.
Yorgunluk Toplumu, Sürünün İçinde, Şiddetin Topolojisi, Anlatının Krizi…
Hepsi benzer soruları sormama vesile: Neden bu kadar yorgunuz ve neden artık anlatacak hikâye bulamıyoruz?
Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon’u ve Rachel Cusk’ın Diğer Ev’i, gerçek dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu düşündürmeye aracı.
Melisa Kesmez’in Çiçeklenmeler, Nohut Oda ve Bazen Bahar’ında ise hayat çoğu zaman sessizce olup bitiyor.
Kimsenin büyük cümlelere ihtiyacı yok ama bir şeyler içten içe değişiyor.
Aylin Balboa’nın Bu Hikâye Senden Uzun Osman’ı ve Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de ise insanın bazen en çok konuşamadıklarıyla kurduğu bağı…
Yıl sadece yumuşak geçişlerden ibaret değildi.
Agota Kristof’un Önemi Yok’u, Sadık Hidayet’in Diri Gömülen’i, Cesare Pavese’nin Ay ve Şenlik Ateşleri biraz daha karanlık bir yerden bakmanın mümkünlüğünü gösterdi.
Han Kang’ın Vejetaryen’i ise bedenin, susarak nasıl direnebileceğini gösterdi.
Bu kitaplar bana yaralanmanın, fark edilmek için var olduğunu anlattı sanki.
Yu Hua’nın Yaşamak’ı, Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar’ı, Alice Miller’ın Beden Asla Yalan Söylemez’i…
Hepsi, insanın kopsa bile yeniden bağ kurma ihtiyacına işaret eden yapıtlar oldu.
Feynman’ın Keşfetmenin Hazzı ise merakın, heyecanın kaç yaşında olursak olalım en sahici umut olduğunu gösterdi.
Jack London’ın Martin Eden’ı, Gonçarov’un Oblomov’u ve Ayn Rand’ın Hayatın Kaynağı ise beni derinden etkiledi.
Uyum sağlamak mı, direnmek mi? soruları üstüne uzun uzun düşündüm.
Ve Ercan Kesal’ın Peri Gazozu, Mine Söğüt’ün Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979’u toplumsal belleğe doğru yolculuğa çıkaran eserleri oldu.
Son olarak Zülfü Livaneli’nin Engereğin Gözü ise güç, adalet ve sessizlik üzerine sorgulamalar yaptırdı.
Kitaplar hayata dayanabilmek için vazgeçilmez eşlikçilerimiz.
Bir yıl daha geçip giderken, geriye kalan küçük aydınlanmalar ve sorgulamalar hatırlatıcılarımız oluyor.
Umarım hatırlamaktan korkmadığın bir geçmiş inşa edersin sevgili okur…