Bir yerde yanlış yaptık ama nerede?
Toplum dediğimiz şey, yan yana gelmiş kalabalıklardan çok birbirine temas eden davranışlardan oluşuyor.
Nezaket, zarafet, saygı gibi değerler ise iyi insan olmanın kenar süsleri değil, toplumun ruhunu ayakta tutan görünmez iskeletidir.
Ne var ki bugün bu kavramlar ya hafife alınıyor ya da gereksiz birer incelikmiş gibi hoyratça kenara atılıyor.
***
Soruyor musunuz kendinize hiç, “Ne zaman bu kadar kabalaştık?”
Ya da “Ne zaman acele, öfke ve tahammülsüzlük günlük hayatın doğal bir parçası hâline geldi?”
Yahut da “Ne zaman bunu normal saymaya başladık?”
Gördüğüm, yaşadığım ya da başkalarının yaşadığı şeylere şahit olduğum bazı anlarda bu soruları soruyorum ama cevap aldığım söylenemez…
***
Nezaket galiba zayıflıkla karıştırılıyor uzunca bir süredir.
Kibar olmak ise ‘fazla iyi niyetli’ olmakla ve belki de saflıkla eş tutuluyor.
Ne nezaket güçsüzlük ne de zarafet gösteriş demek.
Aksine her biri içinde ölçüyü, gücü ve dengeyi barındırıyor.
Güçlü insan bağırmaya, incitmeye yönelmez; o bolca düşünür.
Bundan ötürüdür ki düşünmeyi de zahmetli buluyor çokları.
Çünkü düşünmek, kendini törpülemek, davranışını gözden geçirmek ‘emek’ ister.
İçgüdüyle yaşamak ise oldukça kolaydır.
Mesela saniye başı kornaya basmak dururken neden sabırlı olalım değil mi?
Bağırmak varken susup dinlemek ya da?
“Kısa yollar çağındayız” diyorum bu yüzden.
Hayatı, ilişkileri, insanlığı bile kısa yoldan götürmeye çalışıyoruz.
***
Hayatın akışına biraz durun ve bakın.
Trafikte bir saniyelik gecikmeye tahammülümüz yok.
Sokakta, caddede birine çarpıp özür dilemeyi aklımıza getirmiyoruz.
Toplu taşımada bağırarak konuşmak, bir başkasının alanını ihlal etmek de artık kimseyi rahatsız etmiyor.
Çünkü başkasını düşünmek demek kendinden bir adım fedakârlık yapmak demek!
Arabanın camından su şişesi atmak, sigarayı saksı diplerinde söndürmek artık oldukça normal.
***
Oysa insan, kimse bakmıyorken kendini belli eder.
Trafikte, kuyrukta, sokakta, evde, dağda ve bayırda…
Nezaket, bana göre başkalarından çok insanın kendine yaptığı yatırımın başında geliyor.
Kendine nazik olmayan ne yazık ki başkasına da bunu veremiyor.
Aynı şekilde saygı konusu da böyle.
Büyükten küçüğe tek yönlü akan bir kavram değil bu.
Büyük, küçüğe davranışıyla örnek oluyorsa, küçük de büyüğe tutumuyla kendini gösteriyor.
Ancak bugün yediden yetmişe bir çözülme olduğunu görüyorum.
Ve bu çözülmeyi duygusal bir yerden değil, sosyolojik bir bakış açısına dayanarak söylüyorum.
Küçükler saygıyı bilmiyor deniyor; büyükler ise saygı göstermeyi unutuyor.
Yani sürekli saygı talep ediliyor ama yaşatılan bir saygı kavramı da yok gibi.
***
Gerçekten vaktimiz mi yok, yoksa ince şeylerin anlamı mı yitirildi?
Kendimizi geliştirmek, içimizi eğitmek neden ‘gereksiz’ dosyalar arasına kaldırıldı?
Neden nezaket, zarafet ve ölçü değerli eylemler listesinden bu kadar kolaylıkla çıkarıldı?
İşte tam bu noktada kitap okumanın önemine değinmek istiyorum.
Çünkü okumak, yalnızca bilgi edinmek değil, insanın ruhunu ve içini genişleten bir eylem. Empati kurmayı öğrettiği gibi başka hayatların içine de girersiniz.
Bu sayede başka acılara ve sevinçlere dokunma imkânı elde edersiniz.
Dinlemeyi, anlamayı öğrenirsiniz.
***
Kitap, insan yontumunun en sessiz ama en etkili aracı bana kalırsa.
Okuyan insan bir anda değişmez ama yavaş yavaş yüzeyden derine inmenin ayırdına varır. Peşin hüküm verme hastalığını bırakır, insanı anlamaya çalışır.
Bu yüzden kitap, toplum için değil en önce bireyin kendisi için gerekli.
Bugün bireysel gelişimi ve kendine yapılan yatırımı neden küçümsüyoruz?
Belki de sorun; inceliğin hızlı sonuç vermemesi, nezaketin ise alkış toplamamasıdır.
Toplum, bireyin aynasıysa kaba bir toplumdan şikâyet ederek sorunlara çözüm bulamayız.
Önce her birimiz kendimizi yontmalı, zımparalayıp cilalamalıyız.
Aksi hâlde sabırsızlığın, yüksek seslerin, hoyratlığın suçunu hep başkalarında aramaya devam ederiz.