Michael Speechley hem yazar, hem de çizer olanlardan. Benim bu gruba karşı özel bir hayranlığım var. Daha önceki yazılarımda da değinmiştim bu konuya. Yazar sözden sıkınca resme, resimden sıkılınca söze geçiyor ve arada kopukluk yaşamıyorsunuz bu tarz kitaplarda. Bir de ne mutlu işte, zihnindekini iki farklı şekille anlatabiliyor bazıları. Sınıfta ve tahtada orta noktada duran bir öğretmen gibi. Sağ elinde tuttuğu tebeşiri hiç kıpırdamadan sol eline bırakıyor ve olduğu yerde istediği yazıyı tamamlıyor gibi. Bilgi Çocuk Yayınları tarafından basımı yapılan ve Yasemin Yener tarafından Türkçe’ye çevrilen kitap aslında bence sadece çocuklara değil, onlardan çok, büyüklere yazılmış gibi. Çocuklarına okurken, aynı hatalara düşen çokça ebeveyn geldi aklıma mesela. Galiba çocuğa diye okurken bir parça rahatlıyoruz ama ben okurken hep aynayı kendime tutmayı sevenlerdenim. O nedenle kendimle birlikte büyükleri de görüyorum çoğu durumda.
Tüketim kültürü üzerine yazılan bu kitap bir çocuğun her şeyi olmasına rağmen bir pazarlama stratejisi ile yeni çıkan bir oyuncağı da merak edip almak istemesi üzerine kurulu. Öyle ki o oyuncak olmadan mutsuz oluyor karakterimiz. İlerleyen sayfalarda görüyoruz ki sadece o da değil, onun gibi pek çok çocuk da benzer ruh hallerinde ve aynı tüketim kültüründen besleniyor. İşlevsiz ve çocuğun yaratıcılığına hiçbir faydası olmayan bu oyuncakları düşününce; benim gibi bu yazıyı okuyanlar da oldukça tanıdık şeyler anımsayacak. Kitabı okudum ama üstüne bir de Gökçe Yavaş Önal’ın bir çizimi belirdi gözümde. İyi Kitap Dergisi’nin Haziran sayısındaki çiziminde hiç işe yaramayan bir oyuncağı ille de almak isteyen bir kız çocuğunu ve annesinin çırpınışlarını çizmiş Önal. O kadar çok kendime benzettiğim sahne vardı ki anlatamam. Dergiyi takip edenler de kendinden çokça sahne yakalayacaktır diye düşünüyorum. Hatta bu akşam kızıma da gösterdim o çizimleri. Kısacası bazen kendimizi çok yalnız hissederiz ya bazı olaylar karşısında işte galiba öyle anlarda karşımıza çıkan “iyi” şeyler moral olur hepimize. Bizi o yalnız olma halinden çıkarır en çok da. Ben de oyuncak ve hediye kültürü, bitmeyen ve abartılı doğum günleri kadar diş buğdayları daha birçoklarına hep mesafeli oldum. İtiraf edeyim bazı durumlarda kızımın yoğun ısrarlarına yenik düştüğüm oyuncak seçimleri de oldu. Bu durumlarda da baskılananın karşıma daha kötü çıkma ihtimali ile onun “sosyalleşme” adı verilen süreçte yaşadıkları baskın oldu. Çünkü hemen her arkadaşında olanın kendisinde olmaması durumunu çokça yaşadığımız oldu. Bununla birlikte şu ana kadar karne hediyesi almadım. Yine şu ana kadar ona doğum günü partisi yapmadım. Ayrıca yapan arkadaşlarımın çocuklarınınkine de katılmadım. En fazla bir veya iki istisnamız olmuştur. Her biri bir karaktere ve çoğunlukla prenseslere dönüştürülen çocukların kostümler içinde ordan oraya dolanırken sınırsız hediye yağmuruna tutulması bana pek anlamlı gelmedi. Bu konuda şükür ki aile içinde de hem fikiriz. Elbette doğum günü kutlanıyor ama bize dayatılan tüketim kültürü standartlarında değil. Elbette hediye alınıyor ama klasik ve özensiz, ayrıca pahalı ve lüks olanlardan değil. Çok uzatma niyetinde değilim bu konuyu ama ben çocuklarımın küçük şeylerden mutlu olmalarını istiyorum. Çok fazla uyaran olduğunu ve bu anlamda işimizin zor olduğunu da biliyorum ama yine de “kıymet bilmeleri” benim için önemli ve bunu yapabilmelerini istiyorum. Çünkü tüketim kültürünü bir kez aldıklarında, hayatları boyunca o kültürün esiri olacaklarını da biliyorum. Tatile gidemedikleri için mutsuz olacaklar, istedikleri oyuncak alınamadığı için veya istediği şey, arkadaşınınkinin aynısı olmadığı için. Kısacası bunun sonu yok ve mutsuz olmak kaçınılmaz olacak. Oysa ki satın alınanla mutlu olmamaları bence en doğrusu. Geçenlerde ilk kez dinledim “The best things in life are free” şarkısını. 1930 yılında Buddy DeSylva ve Lew Brown tarafından yazılan parça çok ama çok hoşuma gitti. Galiba çok fazla şey beni bu kitapta aynı noktaya getiriyor. O da hayattaki değerli şeylerin tüketim kültürü içinden geçmediği. Çocuklarımızı da mutsuz yetişkinler olarak görmemek için onları da bu kültürden “olabildiğince” uzak tutmak galiba en iyisi.
Michael Speechley bu kitabı Avustralya’dan yazıyor ama benim duygularıma tercüman olmuş gibi. Yani sorun aslında sadece bize ait değil, çocuk büyütmek zor iş ve aynı zamanda büyük bir pazarın da odağında bir iş. Dolayısıyla siz çocuk büyütürken bu pazar olası tüm duygularınızı hesaba katarak hareket ediyor ve sizi kendine dahil etmeye çabalıyor. Kitaptaki karakter o kadar güzel anlatıyor ki yaşananları, o Turuncu 430 denilen şey her ne ise mutlaka ama mutlaka alınmalı. Çocuk her yolu deniyor ve sonunda amacına ulaşıyor. Ulaştığı anda da hevesi, isteği ve merakı sönüyor. Normalde pazar buna yenisini koyarak o çarkı devam ettirir. Ama bu kitapta başka bir şey oluyor ve umut veriyor okur olarak bizlere de. O sonu da söylemeyeyim de merak edenler baksın olur mu? Sade dili ve güzel çizimleriyle bir değil, birkaç defa okunacaklar arasında yer alıyor benim için. Çocuğuna sınırsızca ve onun her istediğini almaya çabalayanlar ve elbette çocuklar için okunası dediklerimden oldu. Zaten daha önce de böyle düşünürdüm, yinelemek istiyorum; bence çocuk kitapları yetişkinleri de kapsıyor. Az söz ile yapılan bu sanat, bizleri edebiyatın yolculuğunda karşılıyor. Daha güzeli var mı sizce? Çocuk edebiyatı iyi ki var ve hepimizi sarsın o zaman. Son olarak şimdi farkettim, Kocaeli Barış Gazetesi’ndeki 100. Kitap tanıtım yazısı olmuş bu yazı, ne güzel şey yazdıklarımı yerelde paylaşabilmek.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.