Ayaklarımın altı kanadığında, Allah'ıma teşekkür ettim
Sevgili okurlar;
       Bu röportajımızda Yükselen Değerler’in çok özel bir konuğu var. Onu özel yapan soyadı veya tanınmış bir aileye mensup olması değil. Onu özel yapan özellikler bambaşka. “Kadın isterse”nin ispatı olan bu hikaye hem bütün kadınlara hem anne ve babalara hem de eşlere büyük mesajlar veriyor.
Bu serideki konuğum, yaptıkları yatırımlarla, sağladıkları istihdamlarla, sosyal sorumluluk alanlarındaki duyarlılıklarıyla Türkiye’de iz bırakan “GÜRAL” ailesinin kraliçesi çok değerli SEVİM GÜRAL
        Kraliçe kavramı kendisine duyduğum hayranlıktan değil. Bu kavram Kütahyalıların ona yakıştırdığı bir terim. Güral ailesinin biricik kızları ve o bir kraliçe diye bakılmış hep. Ama gidin kendisine sorun bu kavramdan ne kadar şikayetçi! Çünkü kraliçe olmak, hiçbir şeye ihtiyacı olmamak, evin gözbebeği olmak onu yansıtan şeyler değil. O, tam bir mücadeleci ruha sahip. Uzun yıllar üzerinde taşıdığı toplum baskısı adındaki zinciri kırmak için adeta kendince savaş vermiş. İyi bir eş mi olması istenmiş? İyi bir eş olmuş. İyi bir anne olması mı istenmiş? İyi bir anne olmuş. İyi bir ev kadını olması mı istenmiş? İyi bir ev kadını olmuş. Ne isterlerse en iyisi olmayı başarmış. Peki ya kendi istekleri? 
      Akan suyun önüne kim durabilir sevgili okurlar? Sevim Güral’dan gürül gürül azim akıyor, ırmak olup önümüze çıkıyor. İki evlat annesi Sevim Güral, kendisine son yüklenen “iyi bir anne” misyonunu başarıyla tamamladıktan sonra, “artık ben de varım” diyerek o zinciri kırıyor.

        Sevim Güral ile baba toprağı gördüğü ve çok sevdiği memleketi Kütahya’da buluştuk. Kendisi daha önce uzun süre KAGİDER’de görev yaptığı için o dönemde Kocaeli il kadın girişimciler kurulu başkanı sevgili Penbe Arslan’dan bu müthiş hikayeden alıntılar dinlemiştim. O günden beri arzum, o harika hikayeye ulaşıp sizlerle paylaşmaktı. Ve nihayet bu isteğim Penbe hanım sayesinde gerçek oldu. Kadınlara hayır demesini bilmeyen, onlara kayıtsız şartsız destek olmaktan mutluluk duyan Penbe hanım, benim gibi yolun başındaki bir kadın girişimciye desteğini esirgemedi. Bu vesileyle kendisine bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.
         Evet kıymetli okuyucularım;
Sevim Güral’la yaptığım söyleşiden o kadar çok şey öğrendim ki, bence tüm kadınlar bundan ders çıkarmalı, feyz almalı. Ne babanızın, ne eşinizin, ne de ailenizin başarısı, etiketi, kimliği; sizin elde ettiğiniz kimlik kadar tat vermez. Kendin bir şeyler yapabiliyor musun, bundan iyisi yok diyen Sevim Güral’dan uzun uzadıyabir hayat dersi. Çalışmaktan dolayı ayaklarının altı kanadığı için acıdan değil, sevinçten ağlayan bir kadına ben daha ne yazayım bilemedim. En iyisi kendiniz okuyun ve takdiri kendiniz yapın.
 
Güral Ailesinin ve sizin hikayenizi merak ediyorum. Güral Şirketler grubu ne zaman kuruldu?
Bugünkü Güral şirketler grubunun temelini 1948 yılında babam Ali Güral hayata geçirdi. Yani tam 67 sene önce. Çokta ilginç bir hikayesi var aslında.
 
Biz o hikayeyi uzun uzadıya dinlemek isteriz Sevim Hanım?
Elbette, memnuniyetle… benim babam hiç babasını tanımamış. Dedem Çanakkale’de şehit olmuş. Savaştan çıkılan yıllarda bir anne, üç erkek kardeş ve yokluk içinde bir yaşam. Rahmetli babaannem çok hünerli bir kadınmış, dikiş dikermiş ama o yıllarda bunu ekonomiye döndürecek şartlar yokmuş. Herkes ne yiyeceğim derdindeyken dikişmiş oymuş buymuş kimsenin umurunda değil. Dolayısıyla üç erkek kardeş ellerinden geldiğince annelerine bakmışlar.
 
Nasıl bir yol izlemişler acaba?
Çok zengin bir amcaları varmış, onun da çocuğu yokmuş. Ekmek fırını işletiyormuş, babamı yanına almış çalışması için. Diğer amcam, terzide çırak olarak çalışmaya başlamış. Üçüncüsü de o dönemlerin at arabasıyla yapılan nakliye işinde çalışmaya başlamış. Babam fırından çıkan ekmekleri o günün şartlarında şehirde dolaşarak satıyormuş. Bir gün bir arkadaşı gelmiş fırına. Demiş ki, “ben bir terzinin yanında çıraklığa başladım, sanat öğreneceğim”. Rahmetli babam buna içerlemiş. “Sanki o fırından bir kürek ateş alıp içime attılar, herkes sanat öğrenecek, ben hayatım boyunca fırıncı mı olacağım” diye geçirmiş içinden. Bu düşünceyle amcasının yanından ayrılmış.
 
BABAM ASKERDE TERZİLİK YAPMIŞ
 
Amcası ne demiş bu ayrılığa?
Tabi haliyle amcası çok kırılmış, darılmış. Ama babam kararlı bir şekilde terzi çıraklığına başlamış. Bir süre devam ettikten sonra askerlik görevi gelmiş. Askere gidecek ama arkada bıraktığı evin bir şekilde geçinmesi lazım. Askere giderken babaannemin el dikiş makinesini alıp karargahın önünde yırtık, sökük tamiratı yapmış. O zaman Rumlar ve Ermeniler de askerlik yapıyormuş, ekonomik durumları çok iyiymiş. Onların yırtılan, sökülen pantolonlarını, kopan apoletlerini falan tamir edip, askerliği süresince annesine bakmaya, ailesini geçindirmeye çalışmış.

Çok etkileyici bir hikaye gerçekten. Askerlikten sonra ne yapmış peki?
Babam askerlik bitince köyde bir bakkal dükkanı açmış. Ama köy ile sınırlı kalmamış. Çevre illere kurulan pazarlara, bakkaldaki malzemeleri götürüp orada satarmış. Tabi bu arada babam evlenmiş. İki de oğlu olmuş. Bunlar hayatı boyunca köyde bakkal mı olacaklar deyip, Kütahya’ya göçmüş. Kütahya’da da al-sat işleri yapmaya başlamış. Bu anlattıklarım 1938’li yıllarda oluyor. O sırada Kütahya’da ekonomik durumu üst düzeyde olan bir aile babama iş teklif etmiş. Kerestecilik yapıyormuş, o işi beraber yapalım demiş ama babamın ortaya koyacak bir sermayesi yokmuş. Sermaye benden çalışma senden, gel biz ortak olalım demiş. Babam kabul etmiş ve bu ortaklık 1961 yılına kadar yürümüş.
 
Ortaklık yürümemiş mi yani?
Hayır tam aksine. O kadar iyi bir ilişkileri var ki, babam İspanya’da vefat ettiğinde bile yanında bu dediğim iş ortağı vardı, beraber tatile gitmişlerdi. Sadece belli bir yerden sonra şirketleri ayırmışlar. Rahmetli babam hayata olumlu bakan, hayati görüşleri çok güzel bir insandı.
 
Rahmetli babanız ortaklığın ardından ne yapmış peki?
1961’de ortaklığı ayırınca babamın ağabeyleri ona destek vermeye başlamışlar ve 1985 yılına kadar babam oğullarıyla birlikte aile şirketi olarak devam etmişler. 1985’te babamı kaybettikten sonra ağabeylerim aynı şekilde aile şirketini koruyarak bugünlere geldik.

METRENİN UCUNA TERLİK KOYAN BİRİCİK KIZIM

Sevim Hanım, biraz sizden bahsedelim. Sevim Güral bu güzel hikayenin neresindeydi, ne yapıyordu?
O yıllarda gece oturmaları, akşam muhabbetleri çok hoştu. Ben bütün komşulara özenirdim ama bizim hiç o komşular gibi bir hayatımız olmadı. Bizde hep günlük, aylık, yıllık, beş yıllık planlamalar yapılır hep iş konuşulurdu. Her gün evimizde yeni bir sektör kuruluyormuş gibi detaylı konuşmalar yapılırdı. İşte, bir fabrika yapalım, kapısını oraya, bacasını buraya yapalım gibi. O yıllarda elde metreler, metrenin ucundan tutarız. O uca bir terlik koy kızım, ben oraya terlik koyarım. Orası fabrikanın girişi olsun. Metrenin ucundan tut kızım, öbür tarafa bir terlik daha koy burası bacası olsun gibi.  Ben sadece çay kahve servisi yapan, metrenin ucuna terlik koyan evin biricik kızıyım.
 
Çalışmak fikri var mıydı aklınızda?
Elbette vardı. Evde metrenin ucuna terlik koyan bir görevdeyim ama bende karar mekanizmalarının, ben de iş hayatının içinde olmak istiyorum. Ama tabi kız çocuğuyum. O yıllarda Anadolu’da kereste ve kömür sektöründe bir kadının misafir olarak bile giremeyeceği alanlardı.
 
Bu arada eğitim durumunuzu öğrenmek istiyorum. Kız çocuğunun çalışmasına bakış açısı belliyken okumasına nasıl bakıldığını merak ettim?
Taktir ettiğiniz gibi, Anadolu’da bir kız çocuğunun okuması o kadar kolay değildi. Ben Kız Meslek Lisesi’nden ayrılıp, iyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir ev kadını olarak işe değil, eve girdim. Tekrar ediyorum, Anadolu’da o yıllarda kız çocuklarının eğitimine bakış belli ama hele belli bir aileyseniz hiç olmuyor. Dolayısıyla Kız Meslek Lisesi’nden ayrıldım. Benim hayatım böyle ilerlerken babam Türkiye’nin önde gelen keresteciler arasında yerini aldı. Ancak sonralarında Kütahya’da çok sayıda keresteci olmaya başladı. Babam o zamanlar tecrübelerini paylaşıyor, fikir almaya gelenleri destekliyor. Onlara bu işi yapmaları için banka teminat mektuplarını imzalıyor. Her gün yeni bir keresteci sektöre girdi. Yani ortada kocaman bir pasta var ve her gün o pastadan bir dilim başka birilerine veriliyor.
 
NE YAPTIĞIN DEĞİL NASIL YAPTIĞIN ÖNEMLİ
 
Gönül zenginliği bu olsa gerek..?
Evet kimseyi boş çevirmez herkese yardımcı olurdu. Bir gün babama dedim ki, “babacığım çok güzel para kazanıyoruz fakat yeni yeni isimler türüyor” dedim. Babam bana “Bak kızım Allah herkesin nasibini belirlemiştir. Kimsenin nasibini arttıramayız, engel de olamayız. Ama benim şöyle bir düşüncem var. Bu pastayı paylaştıkça, Kütahya’da ne kadar çok keresteci olursa inşaat sektöründeki herkes Kütahya’ya kereste almaya gelir. Bugün beş kişi geliyorsa yarın 15 kişi gelir. Hem bizim hem onların payı artar. Bir sektör ve bir şehir böyle büyür böyle gelişir. Böylelikle Kütahya inşaat sektörünün vazgeçilmez bir şehri olur. Bununla ilgili de yeni yatırımlar yapılır” dedi.
 
Nasıl bir vizyon, nasıl bir geniş açı, hayran kaldım doğrusu?
Aynen öyle ve şimdi geri dönüp baktığımızda o yıllarda inşaatla ilgili farklı sektöre girip kiremit fabrikası yaptık. Ardından seramik, vitrifiye geldi. Ben tüm bunlardan şunu gördüm. Paylaştığınız sürece kendinizi çok güzel geliştiriyorsunuz. Paylaşırsanız, rekabeti arttırırsanız başarıya çok daha hızlı gidiyorsunuz. Rekabeti olmayan bir işte kendinizi geliştirmiyorsunuz. Dolayısıyla ben her zaman rekabetin olmasından yanayım. Ne yaptığın değil, nasıl yaptığın önemli.
 
Bu arada rahmetli babanız Ali Güral ile baba-kız ilişkiniz nasıldı?
Oldukça modern ve vizyon sahibi bir babam vardı. Mesela 1970’de Kütahya’nın ilk araba kullanan kadını bendim. İyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir ev kadını olarak yetiştirildim ve sonra evlendim. İki erkek çocuğum oldu. Çocuklarımın her şeyiyle hatta eğitimiyle kendim ilgilendim. Evimin işini kendim yaptım.
 
BENİM RUHUM AÇTI
 
Peki, iş hayatına atılmanız ne zaman ve nasıl oldu?
Babam her anlamda moderndi, annem ise tam tersine tutucuydu. Siyah beyaz gibi bir hayat düşünün. Evde fabrika yapımı konuşulurken metrenin bir ucuna terlik koyarken bile hayalimdi. Niye ben iş hayatında olamıyorum diyordum. Evet Anadolu’da kız çocuğuyum, bunu kabulleniyordum ama içimden hep iş dünyasının içinde olmak istiyordum. Babamla sohbet ederken ona “babacığım bana bir butik gibi bir şey mi açsak” derdim. Ama Kütahya gibi bir yerde olmayacak bir hayaldi. Hiçbir zaman sen kızsın otur evde demezdi. Fakat toplum baskısı buna müsaade etmiyordu. Yıllar akıp gitti ve büyük oğlum üniversiteye başladı, küçük oğlum üniversiteye hazırlanıyordu. Ben artık bir şeyler yapmalıydım, evde oturmamalıydım. Sektör de çok uygundu. Kütahya Porselen ve Güral Porselen aile şirketlerimizde mağazalar vardı. Onlarda bir şeyler yapabilirim diye başladım. Ama eşim ve ailemde “senin çalışmaya ihtiyacın yok” diye bir düşünce vardı.

Ne kadar yüzeysel değil mi? Sizin isteğiniz bir ihtiyaçtan doğan istek değildi aslında ama bunu anlamaları o dönemde zor olmuştur tabi?
Tabi ki ihtiyacım yoktu ama benim ruhum açtı. Benim ruhumun doyabilmesi için çalışmam gerekiyordu. Böylelikle mağazalarda çalışmaya başladım. Sonralarında Türkiye’nin pek çok yerinde mağazalarımızın açılışını yaptım. Şehirlerde “Ateşte açan çiçekler” sergisini yaptım. Daha sonra mağazaların konseptlerini değiştirmek istedim. Kendime göre cirolar belirliyordum. Çünkü fabrikalardaki üretimle mağazalardaki satışlara bakıyordum bana çok düşük geliyordu. Yani fabrikanın bir aylık üretimini ben bir senede mağazalarda satıyordum. Bunu arttırmam lazımdı.

Nasıl bir yol izlediniz bunun için?
Kadınların artık iş hayatında daha fazla yer aldığını görüyordum. Bizim sektörümüz daha çok kadın tüketicilere hitap ediyordu. Ancak kadınların zamanları çok az. Yoğun iş hayatından arta kalan zamanda alışveriş için geldiklerinde her şeyi bir arada bulabilmeliler düşüncesiyle ithalat yapmaya başladım. Masa örtüsünden çatal bıçağa kadar sofrada kullanılacak her şeyin ithalatını yapmaya başladım. Önce Avrupa sonra Uzak Doğu’dan. O yıllarda Çin bu kadar yaygın değildi.
Dolayısıyla kendi formumu verip kendi desenlerimle üretim yaptırıyordum. Bu da aylık cirolarımı çok katladı. Onlarla beraber porselenin satışı da hızlandı. Koyduğum kotaları yakaladım. Ta ki 1997’ye kadar.
 
“VİRAJA YAVAŞ GİRİN AMA HIZLI ÇIKIN”
 
1997’de tatsız bir şey mi oldu?
Bir şey olmadı ama kotaları yakalayamıyordum. Ne oluyor dedim, olmayan neydi? Hafif bir kriz sinyali gördüm. Perakende sektörü dünyadaki gidişatı size çok güzel anlatıyor. Perakende de bir zayıflama varsa bu bir işarettir.
 
Yani ticareti öğrendiniz, gelecek krizi bile hisseder duruma geldiniz. Kız çocuğu okumaz, çalışmaz diyen aileniz sanırım şaşkınlık içinde kalmıştır?
Yani aslında bizdeki toplum baskısıydı. Ali Güral’ın bir tek kızı ve en küçük olarak bir kraliçeydi onların gözünde. Ama tekrar söylüyorum. Benim ihtiyaçla işim yok. Benim ruhum doymuyor. Ruhumu doyurmak için de iş hayatının içinde verici olmalıyım, yapıcı olmalıyım, ben de emeğimi bir yerlerde kullanmalıyım. Ben de bir şeyler yapmak istiyorum. Daha sonra geriye dönüp baktığımda babamın sözlerini hatırladım. Tabi dünya üzerinde şartlar hep düzgün gitmedi. Savaşlar oldu, krizler oldu mesela Kıbrıs çıkartmasında herkes üretimi durduralım derken rahmetli babam “önünüze bakın, işinize bakın. Bu dünyada savaşlar da olur, krizler de olur ve her şey biter” diyordu. Hiçbir zaman fren yaptırmadı.
 
Bu öğütler ne kadar işe yarıyor değil mi?
Babamın sözlerinin hiçbirini kulak ardı etmedim. Hep kritik zamanlarda aklıma gelir. Mesela derdi ki, önünüzde bir viraj var. Bu viraja tam gaz girmeniz hayati tehlike yaratır. Fren yaparsan da savrulursun. En iyisi ayağınızı gazdan kesin. Viraja yavaş girin ama hızlı çıkın. Her şey olur biter, bunlara takılmayın, önünüze bakın derdi. Bu yaşadığım sürece babamın bu sözlerini hatırlayarak yol alıyorum. Heralde başarı bu.
 
Devam edelim Sevim Hanım; hikaye gittikçe daha da ilginç hale geliyor?
Çalışma hayatımın içinde biraz da sosyal hayatın içinde olayım, sorumluluklarımı yerine getireyim dedim. Fuarlara katılımlarla bizzat kendim ilgileniyorum. İlk olarak Almanya’da bir fuara katıldık. 80’li yıllardı. Nasıl bir dünya size anlatamam! Bütün dünya devleri oradaydı. Biz porselen işinde 15-20 yıllıktık, oraya gelenler ise 100- 150 senelik özgeçmişe sahip fabrikalardı. Onlarla aynı pazarda Türkiye olarak “bizde varız” dedik. Dev firmalarla aynı pazarı paylaşmak beni çok duygulandırıyordu. Fuar hazırlıklarını yaparken o dönemlerde porselenleri samanlara sarıp götürüyorduk. Çok fazla çöpümüz çıkardı. Standın önünde onları hazırlarken çöp arabaları ve tulum giymiş şahane kızlar çalışıyordu. Boylu poslu, çok hoş.
 
Fuarda çöp mü topluyordu o güzel kızlar?
Evet, hepsi nasıl güzel anlatamam. Bunlar çok farklı sektörlerde olabilirlerdi ama bak bu sektördeler deyince Almanya temsilcimiz, “Sevim hanım onlar Tıp Fakültesi öğrencisi, part time çalışıyorlar” dedi ve kızlara hayranlığım  bir kat daha arttı. Sonra Türkiye’ye geldiğimde arkadaşlarımla bunu paylaştım. Almanya’da part-time diye bir şeyin var olduğunu anlattım. O zamanlar ben de eşim devlet memuru olduğu için küçük bir lojmanda yaşıyorduk. Herkes hayatından şikayetçiydi. Çocuğun dersanesi şu bu, memur maaşı yetmiyor gibilerinden. Onlara hemen Almanya’daki part time sistemi anlattım. İsterseniz size fabrikada part time iş ayarlayım, yarım gün veya iki saat çalışın, aileye destek olursunuz ama bunun yanı sıra bir de evinizden çıkıp farklı dünyadaki insanları tanırsınız. Kendinizi geliştirmek için bu o kadar önemli ki. Mesela ben mağazacılığı bunun için çok sevdim. Çok farklı kültürde insanlar tanıdım.

“GÜRALLARDA TEMİZLİK Mİ YAPAYIM?”

Sonra ne oldu peki, kadınlar part time çalışma fikrine nasıl baktı?
O an bana bir şey demediler ama daha sonra “ben mühendis karısıyım, Gürallara gidip temizlik mi yapayım” diyenler olmuş. Buna çok saygı duyarım. Ama ben şunu söylüyorum. Ne kocanın kimliği ne ailenin kimliği  hayatı boyunca sana verilmiş bir şey değildir. Kendin mühendissen haklı olabilirsin. Dolayısıyla kadınların iş hayatı içinde olması gerektiğine çok inandım. Ardından Kadın Girişimciler Derneği’ne (KAGİDER) üye oldum. Buradaki amacım, Anadolu’daki kadının sesi ve kulağı olmak. İş hayatına nasıl girdikleri, nasıl başarı sağladıklarını anlayıp, bunu Anadolu kadınıyla nasıl bütünleştirebilirim diye üye oldum.
 
Bildiğim kadarıyla KAGİDER’de uzun süre görev yaptınız?
Üç dönem boyunca KAGİDER’de yönetim kurulu üyeliği yaptım. Kütahya sanayi ve ticaret odasında aynı şekilde üç dönem il kadın girişimciler kurulu başkanlığı yaptım. Kütahya’da ticaret ve sanayi odasının ilk kadın meclis üyesiyim. Daha fazla kadının iş dünyasına girebilmesi için rol modellerle bir araya gelmek ve rol modellerle diğer kadınları bütünleştirmek çabasındayım.
 
İş hayatına bu kadar geç atılıp, bu kadar çok şeyi başarmak gerçekten takdire şayan?
Aysun hanım, iş hayatına geç atıldım fakat benim hep bir hayalim vardı. Ben işini kuran bir kadın olmak istiyordum. Allaha çok şükür bu hayalim de gerçek oldu ve “BOLİŞ” adındaki geri dönüşüm fabrikasını kurdum.
 
O HAYAT MI GÜZEL BU HAYAT MI BİLEMİYORUM!
 
Gelirken sizi Güral Porselen Fabrikasının içinde görmeyi hayal etmiştim ancak bambaşka bir sektörde faaliyetiniz olduğunu öğrenince çok şaşırdım. Bu nasıl oldu?
Ben çalışmayı seviyorum, sektör önemli değil. Her sektörde var olabilirim. Ne yaptığın değil, nasıl yaptığın çok önemli. Bizler çok doğal bir ortamda yaşadık ama bundan sonraki nesile ne bırakacağız? Onlara iyi bir dünya bırakmalıyız. Çocukluğumdan örnek vereceğim. Bizim sofrada bir lokma bile olsa ekmek atılmazdı. Annem onları toplar, Kütahya’nın meşhur tirit yemeği vardır, ondan yapardı. Nefis olurdu. Biz ne zaman tirit yiyeceğiz diye beklerdik. Biz şimdiki gibi acımasızca tüketen bir toplum değildik. Şimdi kolay elde ediyoruz, çabuk harcıyoruz, kıymet bilmiyoruz. Bizde bir kıyafet birkaç çocuğun büyümesine yardımcı olurdu. Şimdi çok kolay ulaşıyoruz, iki kere giydiğimiz kıyafeti eski diye atıyoruz. O hayat mı güzel bu hayat mı güzel, orasını çok bilemeyeceğim ama biz mutlu çocuklardık. Eve gelen her şey bizi çok mutlu ediyordu. Belki de mutlu çocukluk geçirmemin etkisiyle bugün dimdik mücadele edebiliyorumdur.
 
Geri dönüşüm işine geri dönecek olursak, biraz daha bilgi alabilir miyiz?
İşte böyle her şeyin hızla tüketildiği, çok fazla anlamı kalmadığı dünyaya doğru gidiyoruz düşüncesiyle geri dönüşüme el attık.
 
Yani yine artanları, eskileri değerlendiriyorsunuz. Tıpkı annenizin tirit yapması gibi?
Aynen öyle oluyor. Fakat burada benim üzüldüğüm şeyler oldu. Geri dönüşümün içinde kullanılabilecek türden o kadar çok şey çıkıyor ki anlatamam. Mesela gelinlikler, iyi marka eşarplar, marka kül tabakları. Bunlar niye geri dönüşüme gitti. Belki onlar için kötü anıları var. Kimseyi suçlamak istemiyorum ama bunlar toplama merkezinde toplansa ihtiyacı olanlara verilse daha iyi olmaz mı? Direk çöpe atılıyor. Bu ülke ekonomisi için ciddi servet kaybı. Tüm bunları düşündüğümüzde başta çocuklarımız olmak üzere, iyi bir dünya bırakmak için geri dönüşüm işine girdik. İlk yatırımımızı İstanbul’da küçük oğlum yaptı.

ÇALIŞANLARIMIN ÇOĞU KADIN
 
Merkez İstanbul’da mı yani?
Evet merkez orası oldu. Büyük oğlum inşaat sektöründeydi, kendi şirketi var. İstanbul’da fabrikayı büyütmek istediler, onlara bir teklifim oldu. Benim babam bütün yatırımların Kütahya’da olmasını vasiyet etmişti. Çocuklarımla bunu paylaştım ve Kütahya’ya bir şube yaptık. Yaklaşık 7 yıldır bu işimiz devam ediyor.
 
Gördüğüm kadarıyla fabrikada hep kadınlar çalışıyor. Bunu özellikle mi istediniz?
Ben yaptığım bütün sosyal sorumluluk projelerinde kadın girişimcilerin çoğalması için çalıştım. Dünyada yüzde 51 nüfusa sahip olan kadınların ülke ekonomisinde destekleri çok önemli.
 
Bu arada sizin zamanınızdan bu yana Kütahya da kadın işçi anlamında sınıf atlamış görülüyor, yanılıyor muyum?
Tabi ki artık pek çok kadın iş hayatının içinde. Her evden bir kadın iş hayatında ben de var olayım diye mücadele verir hale geldi. Bizim kadın çalışanlarımız yüzde 80 oranında.
 
İyi ki iş hayatına atılmışsınız. Peki geriye dönüp baktığınızda iş yaşamında olmasaydınız nasıl bir hayat sürerdiniz?
Yani düşünmek bile istemiyorum ama eminim çok mutsuz olurdum.
 
MUTSUZ İNSAN TORUN BAKAMAZ
 
Belki torun bakıyor olurdunuz?
Bence mutsuz bir insan torun da bakamaz. Kendi içinde mutsuzken torun da bakamaz, evladına faydası da olamaz, kimseye yararı olmaz hele kendisine hiç olmaz. Ama şimdi torunlarımla bir araya geldiğimde çok mutluyum. Onlar da benimle olmaktan keyif alıyorlar. Çünkü hep kendini dinamik tutan bir babanneleri var. Bir de üç erkek torunum var, ben torunlarımı yaz tatillerinde fabrikada çalıştırıyorum. Aynı şekilde çocuklarımı da çok erken iş hayatıyla tanıştırdım. Her zaman kendilerine güvenerek ayakları üzerinde sağlam durmaları için çalıştım. Ailenin büyüklüğüne değil, kendilerine güvenmeleri gerektiğini öğrettim.
 
Sevim Hanım, hiç Kütahya’dan başka yere yerleşmeyi düşündünüz mü? Bütün aile hala burada mı yaşıyor?
Bütün ailem, ağabeylerim herkes burada. İşlerimizden dolayı İstanbul ayağımız var ama bundan sonraki tüm yatırımlarımız yine Kütahya’da olacaktır. Buradan çıkmama planımız var, nasip kısmet ama farklı sektörde dışarıya çıktığımız oldu. Mesela turizm sektörü Kütahya’da olmayacağı için dışarı illere açıldık. Sanayide Kütahya dışına çıkar mıyız, yarın neyi gösterir bilemeyiz ama hedefimiz burada kalmak.
 
Bu işte belli bir çıtayı yakaladığınız belli. Peki başka bir sektöre girme düşünceniz var mı?
Hayatımda hiç pişmanlık duymadım, tüh demedim. O gün yapamadıklarımı bugün yapabilirim diyorum. Dolayısıyla hayallerimi birer birer yerine oturtuyorum. Güneş ve rüzgar enerjisi ile ilgili projelerim var. Muhtemelen bir yıl içinde yatırımlara başlayacağım. Bunun dışında plastik ham madde olarak nihai ürüne geçmek istiyorum. Bu da Allah nasip eder hayat güzel devam ederse nisan ayı gibi olabilir. Yani beş yıllık planlarımın içinde bunlar var. Ondan sonraki planlarımı inşallah ikinci görüşmemizde sizinle paylaşırım.
 
Sevim Hanım bu enerjiyi nereden buluyorsunuz?
Çok az yemek yiyorum, çok az uyuyorum, hayatımda tatlı ve tuzlu sıfır, yağ sıfır. Sadece yaşayacak kadar yemek yemeyi seviyorum. Sporumdan ödün vermiyorum. Hayata pozitif baktığım için bütün pozitif enerjiler benim yanımda oluyor.
 
“İKTİDARA KİM GELİRSE BİZİM HÜKÜMETİMİZDİR”
 
Kütahya’da gezerken gördüğüm kadarıyla soyadınızı taşıyan okullar yapılmış. Eğitime önem veren bir aile olduğunuz anlaşılıyor?
Aile olarak eğitime önem ve destek veriyoruz. Babamın adına yapılmış Ali Güral Anadolu Lisesi var, ağabeyim Nafi Güral kendi adına Nafi Güral Fen Lisesini yaptı, annemin adına Hediye Güral Anaokulu var. Aynı zamanda annemin adına yapılmış bir camimiz var.
 
Sizin gibi insanları rahat bırakmayacaklarını bilerek soruyorum. Siyasete girmeyi düşündünüz mü ya da herhangi bir teklif aldınız mı?
Tabi ki bütün aile bireylerine teklifler geldi fakat babamın bize şöyle bir sözü vardı. “Her insanın yapabileceği işler vardır. Siyaseti herkes yapamaz. Siyaseti bilenler yapsın, siz sanayicisiniz ancak sanayiden anlarsınız” derdi. Hiçbir zaman bir partimiz olmadı. İktidara gelen bütün partiler bizim hükümetimizdir derdi babam. Bunu hiçbirimiz bozmadı. Tabi ki üstümüze düşen görevler yapıldı ama direk bir misyon yüklenmedik herhalde olmaz diye de düşünüyorum.
 
Orası hiç belli olmaz. Aranızda siyaset bilimleri okuyan biri de çıkabilir?
Elbette nesiller değişiyor, onlar da iyi bir siyasetçi olabilirler. Hakikaten bu ülke için iyi şeyler yapabilecek biri çıkarsa tabi ki olacak, olmalı da…

Sanki Erkan Güral Beyi siyasetin içine çekerlermiş gibi geliyor bana?
Çok büyük konuşmak istemiyorum ama onu oradan çekerlerse biz de buradan çekeriz. Şaka bir yana bu kadar bilgi birikim deneyimi ülke adına kullanması güzel olur değil mi?
 
Bence de güzel olur. Bir kere bu tür faydalı ve kaliteli insanlar el atmadıkça siyaset mekanizması bozuluyor. Yani geleceğimiz cahillerin omuzlarında yükselmek zorunda kalıyor. Bu hangi parti olursa olsun böyle..?
Evet size katılıyorum ama babamız bize bunu söylediği zaman biz daha işlerin peşindeydik, oturtmaya çalışıyorduk. Belki bugün hayatta olsaydı o da bunu fark ederdi. Ancak o yıllarda var olma mücadelesi vardı.
 
“SEV” DİYE ÇAĞIRILIYORUM
 
Sevim Hanım, ne kadar azimli bir insansınız. Okurlarımız sizden çok şey öğrenecek?
Ben çalışmayı çok seviyorum. Hiç unutmam İzmir’de bir fuara katıldığımızda oradaki yorgunluktan sonra benim resmen ayaklarımın altı kanamıştı. Akşam otele gittiğimde ayaklarımı küvete soktuğumda kandan kıpkırmızı olmuştu. Ve ben o görüntüyü görünce nasıl ağlıyorum. Allahım sana çok teşekkür ederim bana çalışma fırsatı verdin diyorum. Bir de hiç unutmam, İspanya’da düşerek T 12 kemiğim kırıldı. Zor şartlarda evime getirildim. Üç ay yataktan hiç kalkmadan ihtiyaçlarım karşılandı. Kafamın yıkanması, vücudumun temizlenmesi yatarak oldu. Fakat bu süreci yatarak bomboş geçirmenin çok anlamsız olduğunu ve bunun bana verilmiş bir fırsat olduğunu düşünerek yattığım yerde İngilizce öğrendim.
 
Gerçekten inanılmaz bir azim sizde ki?
Artık adına ne diyorsunuz bilmiyorum ancak boş durmak bana göre değildi. Bilgisayarlar o dönem çok yeniydi. Eve bir bilgisayar kurdurup bilgisayar kullanmayı öğrendim. O zaman o kocaman bilgisayarlar yatağın kenarına getirildi, önüme bir ayaklı sehpa konuldu ve öyle öğrendim. Hayattan uzun bir dönem kopmayı katiyen düşünmedim. O anlarda bir kadınla tanıştım bana dedi ki, ne güzel bir isminiz var. Sizin isminiz “sev” diye çağırılıyor. Sizin dünyanız sevgi dünyası dedi. Evet benim dünyam sevgi dünyasıdır. İnsanları severim, tabiatı severim, sevgi arsızıyımdır. Onu da o zaman öğrendim. O ana gelene kadar kimse ismimin özelliğini söylememişti. Evet şimdi ismimi çok seviyorum çünkü “sev” diye çağırılıyorum.
 
KADINLAR İSTEMEKTEN KORKMASINLAR
 
Adı güzel, kendi güzel, ruhu güzel Sevim Hanıma bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Yükselen Değerler ailesine böyle özel bir ismi konuk ettiğim için çok mutluyum. Çok ama çok teşekkür ediyorum. Son olarak kadınlara, girişimci olmak isteyenlere tavsiyeleriniz var mı?

Kadınlar çok akıllı, akıllarını kullandıkça iş hayatında çok büyük başarılar gösterirler. Kadınlar hem iş hayatını hem anneliğini hem evlerini çok iyi yönetirler. Yeter ki istesinler. İstemekten korkmasınlar. Başaracaklarından emin olarak adımlarını atsınlar. Başardıklarında göreceklerdir. Bu röportaj için buralara kadar geldiğiniz için size çok teşekkür ederim, başarılarınız daim olsun. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Nalan 10 ay önce

Büyük miraslar eğer eğitimli ve donanımlı nesillerin elinde değilse çabuk biter.Bir kadın olarak Sevim Güral'ın hikayesi çok etkileyici örnek alınmalı.Çok etilendim

Avatar
mustafa dikmen 10 ay önce

şımarık zengin çocukları iyi okusun. yan gelip keyfine bakmamış küçücük lojmanda kocasıyla yaşamış. şimdikiler üç kuruş gördümü kendini bir halt sanıyor

Avatar
selda biçici 10 ay önce

Gazete Barış böyle insanları bulmaya devam ettikçe daha iyi yerlere gelecektir. duygu yüklü bir hikaye okudum devamını bekleriz

Avatar
melahat taylan 10 ay önce

Kadın girişimciler kurulu başkanlığı bile yapmış. onu yapmadan part time işçiliği keşfetmiş. kadınlar için faydalı olmuş. soluksuz okudum bizim kadınlarda okur inşAllah

Avatar
Adem bircan 10 ay önce

Güral ailesinde herkes bu kadar mütevaziyse kütahya çok şanslı. birde bizimkilere baksınlar

Avatar
Serpil yolal 10 ay önce

Muhteşem bir hayat hikâyesi....