banner422
banner465
banner421

1 “Evet”, 1 “Hayır”
Soruyoruz… Hem “Evet” diyene, hem “Hayır” diyene soruyoruz… Taraf tutmadan, yorum katmadan soruyoruz…

Bir “Evet”çiye, bir “Hayır”cıya soruyoruz… Bu konuda bilgi sahibi olan, yasaları ve siyaseti bilen iki karşı görüşe soruyoruz: Neden?

Neden “Evet”, neden “Hayır?” Bize 5 nedenle açıklayın…

16 Nisan gününe dek zaman zaman sürdüreceğimiz “Bir ‘Evet’, bir ‘Hayır’ adlı yazı dizimize başlıyoruz…

Nasıl bir proje bu kısaca anlatalım…

Malumunuz referanduma artık 1,5 aydan az bir süre kaldı. “Evet” diyenler Başkanlık Sistemi’nin ülkedeki çift başlılığı kaldıracağını, istikrarı sürdüreceğini dile getiriyor, bu sisteme karşı çıkan “Hayır”cılar ise ülkede rejim değiştirilmek istendiğini, tek adam dönemine doğru gidileceğini savunuyor. Altını doldura doldura, her iki tarafı da dinleyeceğiniz bir zemin ise neredeyse yok… İşte bu süreçte birbirileriyle yan yana getirmediğimiz, birbirlerinin ne dediğini dahi bilmeyen iki isme aynı soruyu yönelttik: “Neden?”

İlk konuklarımız her ikisi de alanında uzman, referanduma gidecek 18 maddeyi iyi bilen, Başkanlık Sistemi konusunda sağlam bilgiye sahip isimler…

Bu isimlerden “Evet” kanadında yer alan Adalet ve Kalkınma Partisi’nde il başkan yardımcılığı yapmış, il başkan adayı ve milletvekili adayı olmuş, Başkanlık Sistemi konusunda oldukça donanımlı olan ve uzun bir süredir bu konuda pek çok seminere, konferansa konuşmacı olarak çağırılan Kocaeli Barosu avukatlarından Halit Çokan…

“Hayır” kanadında ise yine Kocaeli Barosu’nun başarılı avukatlarından, Cumhuriyet Halk Partisi Kocaeli Milletvekili Adayı, Kocaeli Barosu eski Başkanı Tamer Solakoğlu var… Solakoğlu, anayasayı çok iyi bilen, değişiklik paketinde yer alan 18 maddeyi çok iyi okumuş ve kendince anlamlandırmış bir isim.

Halit Çokan’a da Tamer Solakoğlu da bu fikri kendilerine sunduğumuzda oldukça sıcak karşıladı ve “Neden Evet” ya da “Neden Hayır” sorularına cevap verdiler. Kendileri aynı ortamda olmasa da fikirlerini aynı proje içinde sizlere sunacağımız bu iki isimden Çokan’ın “Evet” demek için saydığı 5 nedeni de Solakoğlu’nun “Hayır” gerekçelerini de sizlere olduğu gibini sunuyoruz…



NEDEN EVET
(Halit Çokan'dan 5 gerekçe)

1- Ülkemiz sözüm ona parlamenter sistemle yönetilmektedir. Klasik Parlamenter Sistemde Yürütme Organı, Cumhurbaşkanı ve hükümetten oluşmaktadır. Bu kompozisyonda Cumhurbaşkanı tarafsız ve siyaset dışı bir konuma sahip, sembolik yetkileri olan ve sistem içinde arabulucu rolü olması gereken bir süjedir. 
Oysaki bizim anayasal sistemde, klasik parlamenter sistemde görmeye alışık olmadığımız şekilde Cumhurbaşkanı stratejik yetkilere sahip bir şekilde konumlandırılmıştır. Sistemimizde Cumhurbaşkanın bu kadar geniş yetkilerle donatılma nedeni, anayasayı yapan ve kendisini Cumhurbaşkanı seçtirmeye odaklamış KENAN EVREN’DİR. Bunun için de cumhurbaşkanlığı Makamını sistemin tüm hücrelerine nüfuz edecek yetkilerle donatmıştır. Bu yönüyle de sistemin PARLAMENTER SİSTEM olma niteliği kaybolmaya yüz tutmuştur.
Anayasamızda Cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanları, Genel Kurmay Başkanını, kuvvet komutanlarını, Anayasa Mahkemesi üyelerini(17 üyenin  14’ünü), Danıştay üyelerinin dörtte birini, HSKY üyelerinden dördünü, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını ve vekilini,  müsteşar, vali, genel müdür, il müdürü, YÖK Başkan ve üyelerini, Rektörleri atar.
Kanunları, Kanun Hükmünde Kararnameleri onaylar veya veto eder. Kanunların yayımlar. Kanunların iptali için Anayasa Mahkemesine dava açar.
Milli Güvenlik Kurulunun başkanıdır. Bakanlar Kurulunu istediği zaman toplar.
Hülasa Anayasanın 104. Maddesinde bu yetkiler tek tek sayılır. Hatta Anayasada yer alan konan hükümler bu çıkarılacak bir kanunla bu yetkilere ilaveten kendisine ek yetkiler verebilir. Anayasa buna cevaz veriyor.
Ayrıca Devlet Denetleme Kurulu aracılığyla Cumhurbaşkanın denetlemeyeceği kurum (yargı hariç), sendika, kamuya yararlı dernek veya vakıf yoktur. 
Bu durum karşımıza şu sonucu çıkarıyor. Anayasada bulunan yetkiler itibarıyla Cumhurbaşkanın yetki sorunu yoktur. Cumhurbaşkanın yetkileri ziyadesiyle var.
Ancak Cumhurbaşkanın bu devasa yetkisine rağmen hiçbir siyasi ve hukuki sorumluluğu yoktur. Sözgelimi Cumhurbaşkanın tek başına yaptığı atamalar dolayısıyla bu atamaların hukuka aykırılığını iddia ederek dava açamazsınız. Yargı yolu denetimi kapalıdır. Üçlü kararnamelerde yapılan atamalarda ise bu atamalarda Cumhurbaşkanın imzası olmasına rağmen sorumluluk ilgili bakan ile başbakana yüklenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı makamının bu şekildeki yetki-sorumluluk dengesizliği sistemde demokrasi açıklarına neden olmaktadır. 
İşte bu durum yürütmede çift-başlılık sorunu doğurmaya elverişli ortamı oluşturmuştur. 
Bu çarpıklıklar giderilmediği sürece mevcut sistem hükümet krizlerine çanak tutmaya devam eder.
Öte yandan iddia edildiğinin veya beklendiğinin aksine bizim mevcut sistemde Cumhurbaşkanlarının arabulucu fonksiyonu hiç olmamıştır… Kriz vaki olduğunda Cumhurbaşkanları krizin bir tarafı olabilecekleri gibi, pasif kalmak suretiyle de krizlerin derinleşmesine neden olabilmişlerdir. 
Cemal Gürsel’in,1961 sonrasında Yeni Türkiye Partisi ve Adalet Partisi içindeki liderlik tartışmalarına müdahil olması, Cevdet Sunay’ın Bayar ve arkadaşlarına siyasi haklarının iadesi sürecine yaptığı müdahale, Ahmet Necdet Sezer’in özelleştirme karşıtı tutumu ve bürokrasiye atanacak isimleri veto etmesi nedeniyle dönemin hükümetleri ile çatışması bu duruma birer örnek olarak verilebilir. Yine Türkiye’de ağır bir ekonomik krizin yaşanacağına dair sinyallerin alınmaya başlandığı 1974 yılından itibaren, Cumhurbaşkanı Korutürk’ün yaşanan siyasal gerilimlerde arabulucu olmak yerine pasif bir tutum izlediği bilinmektedir.
Böyle olunca da Cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasında kavgaların olması mukadderdir. Bırakın farklı siyasi yapılardan gelmiş olmayı aynı siyasi anlayıştan olan Cumhurbaşkanları dahi kavga etmişlerdir. Özal-Yıldırım AKBULUT, Özal- Mesut YILMAZ, Özal-Demirel, Demirel-Çiller, Sezer-Ecevit, Sezer-Erdoğan’ın kavgaları, yakın siyasi tarihimizi hatırlayan herkesin hafızasındadır. 
2014 yılından sonra Cumhurbaşkanını halk direkt seçmeye başlamıştır. Düşünün Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmek üzere millet karşısına çıkınca doğal olarak bir takım vaatlerde bulunacaktır. “Ekmek için EKMELEDDİN” dedi mesela… Buna karşın başka partilerden oluşması muhtemel bir hükümet olduğunda ve bunun da halka farklı vaatlerde bulunduğunu düşünürseniz yönetimde nasıl bir curcunanın oluşacağını tahmin etmek güç değildir.
Bu kavgaların siyasi krize, siyasi krizin ekonomik krize, ekonomik krizin sosyal krizlere ve toplumsal barışa zarar verdiği hepimizin malumudur. Onun öncelikle sistemi bu ikili yapıdan kurtarmak lazım.
İşte Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Cumhurbaşkanı ve Başbakanlık ayırımını kaldırıyor. Millet direkt sandıkta hükümetin başkanı olarak Cumhurbaşkanını seçecek. O da bakanlarını  atayıp işe koyulacak. Ayrıca mevcut sistemdekinin aksine her türlü hukuki ve siyasi sorumluluğu olacak. Her işlemine karşı yargı yolu açılacak. 
Seçildiği dönem sonunda da halkın huzura çıkarak siyasi hesap verecek. 
Bu günkü sistemde Cumhurbaşkanını vatana ihanetin dışında yargılamak mümkün değilken, 301 milletvekilinin önergesi, 360 milletvekilinin soruşturma açılmasını istemesi ve 400 milletvekilinin yüce divanı sevk kararı ile Cumhurbaşkanı görevinden dolayı işlediği iddia edilen suçlardan yargılanabilecek… 
Demek ki; bu sistemi istememizin temel nedeni devlet yönetiminde çift başlılığı ortadan kaldırıp devasa yetkileri olan Cumhurbaşkanına bu yetkileri ile doğru orantılı olarak siyasi ve hukuki sorumluluk getirmek…             
2- Türkiye’de, vesayet odakları olarak adlandırdığımız bürokratik elit parlamenter sisteme yakın bir yönetim sistemi tesis etmesine rağmen, bu sistemi vesayeti yeniden üretecek şekilde tasarlayarak demokratik siyaseti devre dışı bırakmıştır. 
Gerek 1960, gerekse 1980 askeri darbelerinden sonra yapılan anayasalarda, vesayet odağı olan devlet seçkinleri kendileri açısından zararlı gördükleri siyasal oluşumların gücünü azaltmak, kendi konumlarını korumak ve güçlendirmek anayasaya hükümler koymuşlardır.
Biz 2007 yılında neden Cumhurbaşkanını millete seçtirdik. Çünkü sivil ve askeri bürokrasiye yerleşmiş vesayet odakları ve onları arkalayan CHP gibi siyasi odaklar hukuka ve teamüllere aykırı olarak Cumhurbaşkanın seçilmesi için Mecliste 367 milletvekilinin olmasını şart koştular. Böylece Meclise Cumhurbaşkanını seçtirmediler. Böyle olunca AK Parti de Cumhurbaşkanın millet tarafından direkt seçilmesi için Anayasayı değiştirdi ve halk da bu değişikliği onayladı.
Peki, vesayet odakları Cumhurbaşkanını Meclise seçtirmediler de sanki Başbakanın Meclisten milletin iradesi ile uyumlu bir şekilde çıkmasına imkan mı sağladılar. Siyasi tarihimiz buna “evet” dedirtmiyor. 
24 Aralık 1995 yılında Türkiye milletvekili genel seçimi yapıldı. O seçimden Refah Partisi %21.38 oy alarak birinci oldu. Mecliste 158 milletvekili sandalyesi kazanarak Mecliste en büyük gruba sahip oldu. Doğal olan RP’NİN Genel Başbakanı merhum Necmettin ERBAKAN’IN anlaşacağı parti ile hükümeti kurması ve başbakan olmasıydı. Merhum Erbakan hükümeti kurmakla görevlendirildi. Koalisyon görüşmeleri yaptı ve o zamanki ANAVATAN PARTİSİ ile hükümeti kurma konusunda anlaştı. Ancak vesayet odakları hemen ANAP Genel Başkanı Mesut YILMAZ üzerine baskı yaptılar ve kurulmak üzere olan hükümetin kurulmasına engle oldular. Bu sefer DYP ile ANAP hükümeti kuruldu. 
Bu hükümet uzun sürmedi. Tekrar görev merhum ERBAKAN’A verildi. ERBAKAN, DYP Genel Başkanı Çiller’le anlaşarak vesayet odakların tehditlerine rağmen Haziran 1996’da REFAHYOL hükümetini kurdu. 8 Temmuz 1996 yılında bu hükümet Meclis’ten güvenoyu aldı.
Ancak vesayet odakları elindeki tüm enstrümanları kullanarak, medya, sivil toplum örgütleri ve yargıyı harekete geçirerek bu hükümetin yıkılması için görülmedik çaba harcadı.
REFAHYOL hükümetini yıkmak ve ERBAKAN’I başbakanlıktan etmek için 21 Mayıs 1997 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural SAVAŞ REFAH PARTİSİNİN kapatılması için ANAYASA MAHKEMESİNE  dava açtı. 6 milyon oy almış, Mecliste en yüksek sayıda milletvekiline sahip ve hükümetin büyük ortağı olan, genel başkanı BAŞBAKAN olan partinin kapatılması istendi, sudan bahanelerle…
Bunun üzerine Haziran 1997’de Erbakan istifa etmek zorunda kaldı. 
Bununla yetinilmedi, Çiller’i cezalandırmak üzere DYP’NİN bölünmesi için harekete geçtiler… Demokrat Türkiye Partisi isimli uyduruk bir parti kurarak DYP milletvekillerine baskı, tehdit, şantaj, menfaat veya bakanlık vaatlerinde bulunarak partilerinden ayrılmaya zorladılar. 
Ayrılmayıp direnmeye çalışanların da siyasi hayatını bitirmek için türlü yollara başvurdular. Mesela REFAHYOL hükümetinde DYP kontenjanından Spordan Sorumlu Devlet Bakanı olan Bahattin ŞEKER’LE ilgili askerlik sorunu çıkararak milletvekilliğini düşürdüler. Adam bakan iken kendini PATNOSTA askeri birlikte bir onbaşının karşısında buldu.  
16 Ocak 1998 tarihinde Refah Partisi Kapatıldı. Necmettin ERBAKAN siyaseten yasaklandı.
Milletin sandıkta seçerek hükümeti kurmasını istediği partilerin önü maalesef bu tip ayak oyunlarla kesildi. 
Aynı yöntem 2008 yılında AK PARTİ üzerinde denendi. Nitekim 14 Mart 2008 yılında AK PARTİNİN kapatılması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kapatma davası açtı. Burada da amacın AK Partinin kapatılması, Sayın Erdoğan’ın siyaseten yasaklanarak başbakanlıktan düşürülmesiydi. Böylece Ak Partinin kapatılması sağlanarak meclis grubu dağıtılıp istedikleri hükümeti oluşturmaya çalışacaklardı.
Siyasi tarihimiz bunun örnekleri ile doludur. Güneş Motel olayı demokrasi tarihimizin yüz karası olarak yerini almıştır.
70 milletvekiline sahip Ecevit neden 4. Partinin Genel Başkanı ve karşısında 480 milletvekili olmasına rağmen 1999 yılında azınlık hükümeti kurdu. Çünkü vesayet odakları, onu, kurdukları sistemin mutemedi sayıyorlardı ve azınlık olmasına rağmen onun hükümeti kurmasına vize vermişlerdi.
Bütün bunlar, hükümetin meclis içinden çıktığı bu günkü sistemde Meclis üzerinde manipülasyonlar yapılarak milli irade ifsat edilmekte ve milli iradeye aykırı hükümetlerin kurulması sağlanmıştır.
İşte bu ayak oyunlarının önüne geçmek için referanduma sunulan düzenlemede hükümetin direkt sandıkta millet tarafından seçilmesi sağlanmak istenmektedir. Millet sandığa gidecek kimi hükümetin başında görmek istiyorsa onu seçerek işbaşına getirecektir. 
Bu yeni sistemle devlet-millet etkileşiminin en iyi şekilde sağlanması, yani halkın iradesinin devlet yönetimine yansımasıyla iktidarın halkın onayına dayalı olması amaçlanmıştır.
Böylece vesayet odaklarının hükümet oluşumlarına haksız müdahalelerinin önüne geçilecek ve DEMOKRATİK istikrar sağlam bir zemine oturtulacaktır.

3- Cumhuriyetimiz 94 yaşında, 1 Kasım 1923 yılında İsmet İNÖNÜ 1. (Birinci) Cumhuriyet Hükümetini kurmuş o günden bugüne dek her beş yılda bir hükümet olacağını varsayarsak bizim 19. Cumhuriyet Hükümet ile yönetilmemiz gerekiyor. Oysa bu gün biz 65. Cumhuriyet Hükümeti ile yönetiliyoruz. Yani hükümetlerimizin 16 ayda bir hükümetimiz olmuş; bunların içinde 30 günlük hükümet, 6 aylık, 8 aylık, 1 yıllık hükümetler var. 
1960 ile 1980 arasında 20 yılda 20 hükümet, 1983 ile 1991 yılları arasında 8 yılda 5 hükümet, 1991 ile 2001 yılları arasında 10 yılda 9 hükümetle yönetilmişiz.
Bakınız vesayetçi sistem öyle bir bela ki; AK PARTİ 2002 yılında iktidara tek başına gelmesine ve bu gün itibarıyla 3. Ak Parti iktidarıyla yönetiliyor olmamıza rağmen bu 15 yıllık Ak Parti iktidarında 58,59,60,61,62,63,64,65 8 hükümetle yönetildik. Bu bir garabettir.
En basit müessesenin dahi yöneticisini bu kadar kısa aralıkla değiştirirseniz o müessesenin verimli ve faydalı işler yapmasını beklemek mümkün değildir. Böyleyken koskoca bir devlet ve ülkenin bu kadar sık hükümet değişiklikleri ile yönetilmesinin zarardan başka bir netice hâsıl etmeyeceği mümkün değildir.
Nitekim bu kadar sıklıkla hükümet değişikliği ekonomimizi mahvetmiştir. Sürekli siyasi ekonomik ve sosyal krizlerle boğuşmuşuz. Ciddi yatırımlar ve önemli kalkınma hamleleri yapamamışız.
1980 öncesi yaşadığımız toplumsal, siyasi ve ekonomik bunlarımlar hep bu yönetim krizinden kaynaklanmıştır.
1991 ile 2001 yılları arasında yaşadığımız devasa krizlerin nedeni bu siyasi ve hükümet istikrarsızlıkları olmuştur.
Siyasi istikrarın önemini ortaya bakımından şu çarpıcı veri bizi durumu gayet net izah ediyor; 1991 yılında 1 Amerikan Doları 2.933,00.Türk lirasıydı; 2002 yılına geldiğimizde 1 Amerikan Doları 1.679.169,00, 11 yıllık sürede paramız Dolar karşısında tam 572 kat değer kaybetmiştir.
Oysa 2002 yılından 1 Amerikan Doları 1,67 iken 2017’ye geldiğimizde 1 dolar 3,55 civarında zar zor iki katına çıkmıştır. 15 yılda 2 kat nere, 11 yılda 572 kat nere takdir sizin…
Ayrıca parlamenter sitemde bir partinin tek başına iktidar olmaması durumunda mecliste kendisine ortak olacak bir siyasi parti bularak koalisyon kurması gerekmektedir. Koalisyon hükümetlerinde koalisyonu oluşturan partiler partizanca kadrolaşma yolunu seçtiklerinden bu partizanca kadrolaşmanın bir sonucu olarak farklı bakanlıkların bürokratları arasında bir çatışma oluşmaktadır. Bu da iktidarın nimetlerinden yararlanmaya dayanan bir siyaset anlayışını güçlendirmektedir. Bu nimet (!) paylaşımının oluşturduğu küskünlükler milletvekillerini partiden kopmalara sevk etmekte ve böylece siyasi bölünmelere zemin hazırlamaktadır.     
İşte referandumda önümüze gelen düzenleme ile hükümet istikrarı sağlanmak istenmektedir. Yürütmenin başı olarak cumhurbaşkanı, anayasanın belirlediği bir beş yıllık süre için seçilecektir. Bu süre sabit olacak parlamenter sitemde olduğu gibi ve güvensizlik oyu ile istifaya zorlanamaz.

4- Ülkemizde en çok gündeme getirilen hususlardan biri “kuvvetler ayrılığı” prensibidir. “Kuvvetler Ayrılığı” derken “kuvvetlerin” ne demek olduğunu izah etmek gerekiyor. Yasama organı olan Meclis, devletin yönetimini üstlenen (Başbakan ve Bakanlar) Yürütme Organı ile Mahkemelerden teşekkül eden Yargı…
Demokratik hukuk devletinin en önemli kuvvetlerin ayrılığı prensibidir. Parlamenter sistem, yasamada çoğunluğu oluşturan grubun yasama sürecini kontrol edebilmesi yönüyle yasama ile yürütme arasında kriz çıkma olasılığını düşürmektedir.     Ancak buna karşılık yasama sürecini yürütmenin nüfuzuna açarak kuvvetler ayrılığını uygulanamaz kılmaktadır.
Bizim uygulamada hükümet, Meclise giren partilerden en büyük gruba sahip partinin milletvekili sayısı yetiyorsa -ki bu gün bu sayı 276’dır- tek başına veya milletvekili sayısısı bu sayıya ulaşamıyorsa yanına alacağı başka bir parti ile kurulmaktadır. Böyle olunca hem hükümete giren hükümet üyeleri, hükümeti kuran partinin veya partilerin milletvekilleri olmakta ve aynı zamanda  hükümetin başı olan ve aynı zamanda milletvekili olan başbakan da o partinin genel başkanı olmaktadır. Şimdi böyle bir durumda Millet Meclisindeki milletvekillerinin genel başkanı olan ve aynı zamanda kendisi milletvekili olan başbakanın isteğine aykırı olarak milletvekillerinin Meclisten kanun çıkarmaları mümkün mü? Mümkün değildir. Nitekim bu güne kadar çıkarılan kanunların %99.9 hükümetin önerdiği kanun tasarılarından oluşmaktadır. Diğer binde birlik kısım ise yine hükümetin  bir milletvekilinin teklifi ile gelmesini uygun gördüğü kanun teklifleri ile kanun olmuştur. Böyle bir düzlemde milletvekillerinin hükümetten bağımsız kanun çıkarabilmeleri mümkün değilse nerede kaldı Yasama Organı olan Meclisin, Yürütme Organı olan Hükümete karşı ayrı bir kuvvet olması?
    Bu günkü sistemde Yürütme Organı olan hükümet, Meclisteki milletvekillerinin güven oyu devam ettiği müddetçe ayakta kalabilmektedir. Yani 276 milletvekili hükümete olan güven oyunu geri çekerse hükümet görevinden ayrılmak mecburiyetindedir. Peki Yasama Organı olan Meclisin iradesi ile istendiği zaman hükümet görevden alınabiliyorsa nerede kaldı Yürütme Organı olan hükümetin Meclise karşı ayrı bir kuvvet olması…
    Yine hükümet, Mecliste en büyük gruba sahip partinin liderliği kendisinde olduğu için daha dönem bitmeden erken seçim kararı alarak Meclisin görevine son verebilmektedir. Bu durumda nerede kaldı Meclisin, hükümete yani yasamanın yürütme organına karşı ayrı bir kuvvet olması…
    İşte önümüzdeki cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Cumhurbaşkanı milletvekili olamayacak. Bakanlar da milletvekili olamayacak… Cumhurbaşkanı ve bakanlar kanun yapma sürecine katılamayacak, kanun tasarısı sunma yetkileri olmayacak. Kanun yapmak Meclisin tekelinde olacak. Cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütme, yasamanın içinden çıkmadığından, yasama organının yürütmeye olan bağımlılığı zayıflamaktadır.  İşte size kuvvetler ayrılığı…       
Cumhurbaşkanlığı hükümet isteminde hükümet belli bir dönem için seçildiğinden ve güvensizlik oyu ile düşürülemediğinden yürütmenin istikrarı seçime dayalı olarak önemli ölçüde garantilenmiş olmaktadır. Meclis ve Cumhurbaşkanı 5 yıllık sabit bir süre için seçilecek ve her iki organ birbirlerinin varlıklarına erken seçim veya güvensizlik oyuyla son veremeyecekler… Parlamento çoğunluğunu elinde tutan hükümetin, kendi çıkarları için uygun gördüğü bir anda erken seçim kararı alarak parlamentonun görevine son veremeyecektir.  Böyle istikrar anayasal güvenceye kavuşmuş olacaktır. Aynı şekilde yürütme organı yasama organını feshedemediğinden milletvekilleri daha özgür ve vicdani hareket etme imkânına sahip olurlar. 
Şayet bir siyasi bir tıkanma oluşa seçimler birlikte yenilenerek halkın hakemliğine birlikte başvuracaklar…
Bu günkü sistemde bakanların milletvekili olması Meclisle hükümeti iç içe sokmakta ve Meclisin en önemli görevi olan denetim görevini yerine getirememektedir. İşte bakanlar ve Cumhurbaşkanı mecliste milletvekili olarak bulunamayacağı için Meclis denetimde daha etkin olacaktır.  

5- Parlamenter sistemde hükümetin oluşumu parlamentodaki sayısal çoğunluğa bağlı olduğundan çok partinin Meclise girmesi hükümetin kuruluşunu zorlaştıracağından belli oranın altında kalan partilerin Meclise baraj konularak engellenmektedir. Bununla yönetimde istikrarın sağlanması olması amaçlanmaktadır. Ülkemizde bu oran %10 oranındadır. Yani yüze on oy almayan parti Meclise girememektedir. Bu oranın yüksek olduğu açıktır. Yönetimde istikrarı sağlayayım derken bu sefer temsilde adaleti savsıyorsunuz. Böylece önemli bir kesimin kendisini Mecliste temsil etme imkanına engel oluyorsunuz. 
İşte önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı sisteminde, hükümet ve meclis ayrı ayrı sandıklarda ve aynı anda halk tarafından seçileceği için ve hükümetin varlığını sürdürmesi meclisteki vekil sayısına bağlı olmayacağı için meclise girmek için bu kadar yüksek oranlı barajlara gerek kalmayacaktır.
Yine parlamenter sistemde hükümetin oluşumu ve varlığını devam ettirmesi Meclisteki vekil sayısına bağlı olduğu için partiler milletvekili seçiminde daha çok genel merkezi etkin kılan sıkı disiplinli rejimini uygulamaktadırlar. Aday belirlemeleri merkez yoklaması ile yapmayı tercih etmektedirler. İşi şansa bırakmak istemektedirler. İşte cumhurbaşkanlığı sisteminde hükümetin varlığını devam ettirmesi Meclisteki milletvekillerinin güven oyuna bağlı olmayacağı için tabanın, halkın ve yerel örgütlerin daha etkin olacağı bir döneme evirilecektir. Zamanla milletvekilinin belirlenmesi ön seçime bağlanacaktır.
Cumhurbaşkanı aday gösterme imkanı genişletilerek demokratik tercihte yaygınlık sağlanmaktadır. Seçmenler daha fazla seçme imkânına kavuşmaktadır. Yasama organı için bir partinin adaylarını desteklerken yürütme organının seçiminde başka bir partinin adayını destekleme fırsatına sahip olurlar. Siyasi yelpazede farklı yerde duran seçmenler; çift turlu yapılacak seçimlerde her seçmen kendine yakın aday yanında duracağından doğal bir uzlaşma zemini doğacaktır. Böylece siyasi alanda parti enflasyonun oluşmasına ve siyasi bölünmelerin önüne geçilebilecektir.
Sınırsız sayıda başbakan olma imkânı varken Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde  bir şahıs en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilecektir. Böylece demokratik saltanata son verilmektedir. Ayrıca demokrasilerse görevlerin süreli olduğuna dair temel kurala uygun olmakla bu istem daha demokratiktir.
Cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisi getirilerek hızlı karar alabilme, gereken düzenlemeleri yapabilme, değişimler karşısında icracı kurumların revizyonu ve yeni kurumların oluşturulması yönleriyle yönetime etkinlik gelmektedir.
Ayrıca Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yetki ve sorumluluk Cumhurbaşkanında olduğu için Cumhurbaşkanın sorumluluğu koalisyon ortağına, atadığı bakanlara yahut görevlendirdiği bürokratlara atarak kurtulma ihtimali olamayacaktır. Hesabı direkt kendisi verecektir ve attığı her adımdan kendisi bizzat sorumlu olacaktır. Hesap verebilirlik açısından bu sistem çok işlevseldir. 
Kısaca Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi siyasetin merkezini vesayetçi aktörlerden temizleyecek, demokratikleşmeyi sağlayacak, halkın iradesi ve çıkarlarını esas alacak bir siyasi yapıyı mümkün kılacak bir sistemdir. 
                         



 
NEDEN HAYIR
(Tamer Solakoğlu'ndan 5 gerekçe)


1- Başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme organları ayrı ayrı yapılan seçimlerle halk tarafından sabit süreler için seçilirler. Başkanlık sisteminin en önemli özelliği ve parlamenter sistemden farkı, yasama ve yürütme organlarının birbirlerinden politik olarak etkilenmemeleri ve görev süreleri içerisinde birbirlerinin hukuki varlıklarına son verememeleridir. Ayrıca sistemin işlemesinin teminatı, yasama ve özellikle yürütmeyi denetleyecek bağımsız yargı organının varlığıdır.

Halkımızın önüne getirilen sistemde ise, yasama ve yürütme organları aynı gün yapılacak olan seçimle seçilmekte, cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin genel başkanı olduğu için milletvekillerini belirleyebilmekte, hiç bir gerekçeye dayanmadan yasama organını feshedebilmektedir. Bütün bunlar yürütme organına, yasama organı üzerinde baskı kurma olanağı sağlamaktadır. Sistemde, yüksek yargı organları da doğrudan veya dolaylı olarak cumhurbaşkanı tarafından belirlendiğinden, yargı organının bağımsızlığından bahsedilmek de olanaksızdır.

Bu anlamda, halkımıza önerilen sistem, bir başkanlık sistemi değişikliği değildir. Bu sistem, millet adına egemenliği  kullanan yasama, yürütme ve yargı erklerin tek bir kişinin elinde toplandığı, otoriter ve totaliter rejime geçişi getirecek olan, rejim değişikliğidir. Bu durum, Sayın Cumhurbaşkanı tarafından yapılan konuşmalarda da,  "yetkileri tek elde topluyoruz" şeklinde ifade edilmektedir.

2- Önerilen sistemde Cumhurbaşkanına verilen yetkiler de, tek adamın varlığını açıkça göstermektedir. Sistemde, Cumhurbaşkanı yürütmeyi tek başına temsil etmektedir. Cumhurbaşkanına, temel haklar, kişi hak ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevler haricinde kalan bütün konularda kararname çıkartma yetkisi verilmektedir. Bir anlamda kanun yapma yetkisi Meclisten alınmakta, Cumhurbaşkanına verilmektedir. 

Sistemde, Cumhurbaşkanı her hangi bir kriter ve sayı ile bağlı olmaksızın, dilediği kadar kişiyi cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilmekte ve istediğinde azledebilmektedir. Cumhurbaşkanı kararnameyle, bakanlıklar, devlet daireleri ve kurumlar kurabilmekte ve bunları ortadan kaldırabilmektedir. Cumhurbaşkanı,  kurulmasına karar verdiği bakanlıklara, yine her hangi bir kriterle bağlı olmaksızın, kendisi tarafından seçilen bakanlar atayabilmekte, istediği zaman atadığı bakanları görevden alabilmektedir.

Cumhurbaşkanı kararname çıkartarak, illerin birleşmesine karar verebilmekte ve kamu idaresini yeniden düzenleyebilmektedir. Cumhurbaşkanı "hiç bir gerekçe göstermeksizin"  TBMM’ni feshedebilmektedir.

Cumhurbaşkanı aynı zamanda, partisinin genel başkanı olabildiği için, meclis grubunun başkanı olacak, milletvekillerini de kendisi belirleyecektir.
 
Cumhurbaşkanına verilen tüm bu yetkiler düşünüldüğünde, Cumhurbaşkanının sistem içindeki rolünün aşırı derece güçlenirken, TBMM’nin rolünün ise aşırı ölçüde sınırlandırıldığı açıktır. Öncelikle aynı zamanda parti genel başkanı olan Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen milletvekillerinin yasama görevlerini yaparken, Cumhurbaşkanının isteği dışında hareket edebilecekleri düşünülemez. Buna rağmen,  Cumhurbaşkanı kendi isteği doğrultusunda hareket etmediğini düşündüğü Meclisi istediği zaman ve gerekçe göstermeksizin feshedebilir. Bütün bunlar, getirilmek istenilen sistemde Cumhurbaşkanının meclis üzerinde açık bir tahakkümü   olduğunu  ortaya  koymaktadır.  Bu  da sistemin,  halkımıza   söylendiği        gibi ” Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi” değişikliği değil, tek adama dayalı otoriter ve totaliter bir rejim değişikliği olduğunu gösterir.
 
3- Önerilen sistemde, TBMM’nin yasama yetkisi büyük ölçüde elinden alınmaktadır.  Bunun yanında, TBMM’nin bu gün var olan denetleme ve hesap sorma yetkisi ortadan kaldırılmaktadır. TBMM hiçbir şekilde, Cumhurbaşkanının denetleyememekte ve hesap soramamaktadır.
Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcılarını ve bakanları Meclisin onayına bağlı olmadan atayabildiği için, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların Meclise karşı hiçbir sorumlulukları bulunmamaktadır. Meclisin, bakanları denetleme veya görevden alınmalarını isteme hakkı da yoktur.
TBMM’nin hükümetin kurulmasına veya devam etmesine onay vermesi anlamına gelen güven oyu kurumu yok edilmektedir. Başbakan ve bakanların güvensizlik oyu ile görevden düşürülmeleri olanağı getiren gensoru kurumu kaldırılmaktadır. Yine milletvekillerinin soru sorarak bakanlardan bilgi isteme hakları da ellerinden alınmaktadır.
Bütün bunlar sistemin yasama organı TBMM’nin, yürütüme organı üzerinde anayasal araçlar yoluyla herhangi bir denetleme hakkının olmaması üzerine kurgulandığını ortaya koymaktadır. Bu ise, eli kolu bağlı, işlevsiz bir Meclis ve göstermelik yasama organının arzu edildiğini göstermektedir. Hiçbir işlevi olmayan ve millet adına yürüte organından hesap soramayan, denetleyemeyen TBMM, milletin egemenlik hakkını nasıl kullanacaktır?
 
4- AK Parti – MHP ortaklığı ile getirilmek istenilen rejim değişikliği önerisinde, yargının bağımsızlık ilkesinin yanına, tarafsızlık ilkesi eklenmektedir.
 
Anayasa metnine tarafsızlık ilkesinin eklenmesinde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. Ancak uluslararası kuruluşlar tarafından hazırlanan raporlarda, ülkemizde yargı bağımsızlığının siyasi iktidarların yargıyı idare etmek ve politikleştirmek geleneğinden vazgeçmedikleri için sağlanamadığının belirtildiğini düşündüğümüzde, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının Anayasaya hüküm konulmak suretiyle sağlanamayacağı açıktır.
 
Nitekim 13 üyeden oluşan Hakimler ve Savcılar Kurulunun,  Adalet Bakanı ve Adalet Bakanı Müsteşarı ve 4 üyesini doğrudan, diğer 7 üyeyi de parti başkanı sıfatıyla kontrol ettiği  TBMM aracılığıyla partili Cumhurbaşkanının seçtiği yargı bağımsız ve tarafsız olamaz. 
 
Yine 15 üyeli Anayasa Mahkemesinin, 12 üyesini bizzat partili Cumhurbaşkanı, 3 üyesini de Cumhurbaşkanının meclis çoğunluğuna sahip partisi aracılığıyla TBMM seçmektedir. Bu şekilde oluşacak Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanının iktidar partisinin genel başkanlığını yaptığı Meclisten gelecek kanunların Anayasaya uygunluğunu etkin biçimde denetleyemez ve bağımsız, tarafsız olarak  Yüce Divan görevini yerine getiremez.
 
Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcı vekilini partili Cumhurbaşkanının seçtiği bir yargı bağımsız ve tarafsız olarak yürütmenin işlemlerini denetleme görevini yapamaz.
 
Bütün bunlar ise, ülkemizin yargısının bağımsız olmaması sebebiyle, hukuk devleti niteliğini kaybedeceğini, siyasi iktidarı kullananların, yani yürütmenin hiç bir eyleminin denetlenemeyeceğini ve artık bu ülkede yaşayan hiç kimsenin hukuk güvenliğinin olmayacağını gösterir ki, kanımca rejim değişikliğinin getireceği en büyük tehlike budur.

5- Ülkemiz, 140 yıldır parlamenter demokrasiyle yönetilmektedir. Parlamenter sistemimiz, zaman zaman askeri darbelerle kesintiye uğramış olsa da, hepimizce bilinen eksiklikleri de bulunsa da, parlamenter demokrasi şu anda yeryüzünde gelişmiş ülkelerde uygulanan çağdaş bir yönetim sistemidir. O zaman yapılması gereken, bizi otoriter ve totaliter tek adam rejimine götürecek rejim değişikliği değil, parlamenter sistemimizi daha da geliştirerek, çağdaş demokrasilerin düzeyine çıkarmak olmalıdır.
Parlamenter sistemimizin iyileştirilebilmesi için; içeriğinde çağdaş, demokratik değerleri taşıyan, insan haklarına dayanan ve insan haklarını yücelten, özgürlükçü, ülkemizde yaşayan tüm yurttaşlarımızın içerisinde kendisini bulduğu, kuvvetler ayrılığının tam sağlandığı, hukuk devleti ilkesinin ve onun olmazsa olmazı yargı bağımsızlığının güvence altına alındığı bir anayasa değişikliği yapmak zorundayız.
Bu anayasa değişikliği, şimdi yapıldığı gibi sadece iki partinin kapalı kapılar arkasında anlaşmalarıyla değil, mecliste temsil edilsin edilmesin bütün siyasi partilerin, üniversitelerin, meslek odalarının, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve toplumun kanaat önderlerinin katılımıyla ve toplumsal uzlaşma sağlanarak yapılmalıdır.   
Sadece Anayasanın değiştirilmesi parlamenter sistemin iyileştirilmesi için yeterli değildir. Anayasa değişikliği ile birlikte, Siyasi Partiler Kanunu değiştirilmeli ve özellikle siyasi partilerin liderlerinin sultasına son verilmelidir. Seçim barajı kademeli olarak kaldırılarak, düşürülmeli mecliste tam temsiliyet sağlanmalıdır. Siyasi Etik Kanunu çıkartılmalı, siyasetin finansmanı kayıt altına alınmalıdır.
Bütün bunların yapılabilmesi için, öncelikle 16 Nisan’da halkımızın önüne getirilen tek Adam Rejimine HAYIR dememiz gerekmektedir. 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
evet hayır 9 ay önce

Siyasetin finansmanı ve seçim barajı.Kilit iki madde.mecliste bu iki madde için çalışma yapılıp sonuçlandı mı?Ve etnik milliyetçilik yapıldığını gören ve bilenler susuyor.İslam,gürcülerin üstün bir ırk olduğunu mu beyan ediyor?

Avatar
ESNAF 9 ay önce

15 yıldır yapılanlarla diğer koalisyon zamanlarında yapılanları bir kenara yaz.sonucun Evet olduğunu görürsün.

banner354

banner328

banner276