banner729
banner598

Gözenekleri açılıyor ter bezlerimin.

Üzerimde damlaları gözle görülür bir ter maskesi.

Güneşin yüzünü görmeden, nem lanetinde hayattan beziyorum pek çoğunuz gibi.

Beni bu sıcak havalar mahvetti.

Böyle havalarda bezdim çalışmaktan.

Uykum geldi.

“Uyusam, rahatlarım” diye düşündüm.

Tam o sırada Gençtürk’le (Mehmet Nazım) yazıştık.

Öğle yemeği sırası bendeydi.

Gölcük’ün girişinde, D-130 karayolunun hemen yanında Shell benzin istasyonundaki kurufasulyeciyi önerdim, kabul etti.

Gazeteye geldi, beni aldı.

Yanında İyi Parti İl Gençlik Kolları Başkanı İskender Kaan Yılmaz da vardı.

Klimalı arabaya kurulup yola çıktık.

Nemli havanın bunaltıcılığından kurtulduk.

Birer kuru, birer pilav yanında yoğurt, ayran, cacık, kola…

Sonrasında taze birer sütlaç yedik.

Çaylarımızı içip kalktık.

Sütlaç kurufasulyeden daha güzeldi.

Aramızdaki tek “başkan” olan Kaan hesabı ödedi.

85 lira hesap, lezzetine göre oldukça uygundu.

Aynı yemeğe, gazetenin yanı başındaki kurufasulyecide hemen hemen 150 lira belki daha fazla para öderdik.

Yılda bir defa gazetenin yanında yiyebilirim, ancak artık ikinciye gideceğim bir mekanı seçerken fiyat / lezzet oranına bakıyorum.

Başiskele’de yer alan Çayeli Kurufasulyecisi bu açıdan benim için pek uygun değil.

Gölcük ise tam anlamıyla dediğim oranlamayı karşılıyor.

3 kişi 85 liraya, bir hayli doymuş ve lezzet açısından tatmin olmuş olarak kalktık masalardan.

Gençtürk’le bugünkü sohbetin konusu CHP İzmit İlçe Danışma Kurulu idi.

Düzen siyasetinin bugün için Türkiye’ye bir faydası olacağını düşünmüyorum.

Siyaset yazıp-çizip havanda su dövmek, boş bir iş yapmak da istemiyorum.

“Senden bana hayır yok bugün” dedim.

Kafamda henüz köşe yazısı konusu belirlememişim.

Var olmayan konuya destek olacak bir şeyler de soramıyorum Nazım’a.

Neyse ki yemek faslımız pek uzun sürmedi.

Yarım saate gazeteye döndüm…

*

Bilgisayarı açtım.

Alışkanlık olduğu üzere Facebook’u açtım.

Sosyal medya kullanımlarımız çok garip.

Diğer ülkelerde de acaba birey gönderileri özel gün ve haftalar, yıldönümleri ve kimi toplumsal olaylarla sınırlı mıdır?

Son bir haftadır baştan sona CHP kurultayı ve toplanan, toplanmayan imzaları içeriyor arkadaşlarımın paylaşımları.

Bugün ise durum bir nebze de olsa farklı.

20 Temmuz, Kıbrıs Barış Harekatı’nın yıldönümü…

Baştan aşağı Bülent Ecevit ara sıra da Necmettin Erbakan var bugün Facebook’umda.

Aman tanrım, ne büyük zafer, ne muhteşem bir olay imiş Kıbrıs Barış Harekatı…

Soydaşlarımızı kurtarmışız, vatan toprağını korumuşuz.

Ben savaşlara, dolayısıyla askeri yapılanmaların tamamına karşıyım.

Hudutlara, dünyayı parçalara ayırmaya karşıyım.

3 büyük dinde de, bu üzerinde yaşadığımız dünya denen toprak parçası Allah’a, yüce yaradana ait öyle değil mi?

Kime göre, neye göre hudut çizip vatan demişiz, kutsal bellemişiz peki toprak parçalarını?

‘Türkiye vatanı bölünmez’ diyoruz peki tamam ama Suriye neden bölünebiliyor ve ses çıkarmıyoruz?

Bizim Allah’ımız değil mi Türkiye dışındaki toprakları da, insanları da yaratan?

*

Kıbrıs’ı okurken gün boyu, bir yandan Kıbrıs’a vizesiz, pasaportsuz ne kadar rahat gidebildiğimizi düşündüm.

Bir diğer yandan ne hikmetse, nereden aklıma düştüyse yürüyerek Hac için Suudi Arabistan’a gidenleri…

Bu sıcak havalarda, klimalı arabalar olmasa 5 dakika yürüyemem doğrusu sokakta.

*

Kıbrıs’a kolay seyahat, eski dönem hacları filan derken biraz düşünelim.

Pasaportsuz, vizesiz, sınırların olmadığı, özgürce ve kardeşçe yaşayabildiğimiz bir dünyayı elbette hayal etmişsinizdir.

Peki hiç düşündünüz mü bu pasaport ve vize uygulaması nereden geliyor, ne zamandır uygulanıyor?

Efendim, vakti zamanında İran Kralı Artaxerxes, yardımcısı Nehemya’ya Filistin seyahati için bir belge vermiş.

Kabaca, İran’daki görevi yetkileri yazılıymış bu kağıtta.

İran’dan Filistin’e giderken yolda sorun yaşamasın diye yanında taşımış Nehemya bu kağıdı.

Tarihte kabul gören ilk pasaport işte bu…

Fransa Kralı 14. Louis, ülkesinin üst düzey yöneticilerine benzer bir seyahat belgesi vermeye İran Kralı’ndan yüzlerce yıl sonra başlamış.

1600’lü yıllarda Fransa Kralı tarafından dağıtılan bu “güvenli” seyahat belgesinin amacı seyahat sırasında gidilen ülkelerde bir anlamda korunma altına alınabilmekmiş.

O yıllarda da herkes özgürce seyahat edebiliyor, dilediği ülkeye dilediği gibi gezebiliyormuş…

Görece bir güvenlik sorunu varmış, hepsi bu.

Osmanlı İmparatorluğu 1808 yılında başlamış bu “güvenlik” uygulamasına.

1861 yılında Fransa ani bir kararla pasaport uygulamasına son vermiş.

Bütün Avrupa ve Osmanlı da onları izlemiş.

“Güvenlik” kağıtları kaldırılmış.

Herkes eşit koşullarda dilediği ülkeye seyahat etmeye başlamış.

1914 yılına kadar bu güllük gülistanlık durum sürmüş.

1914 yılında 1. Dünya Savaşı’yla birlikte ülkeler sınırlarını güvenlik altına almak için kimi uygulamalara başlamış ve bugünkü modern pasaport, vize ve hudut uygulaması hayat bulmuş…

*

Peki ne olurdu 1914 öncesi özgür uygulamalar bugün de olsa?

Ne kaybederdi ülkeler bağımsızlığından, insanlar insanlığından?

Bugün mesaide 10.00 ile 17.00 arasında kan ter içerisinde kalıyor, yaşamaktan beziyorum.

Ancak yarın, eylülünde, ekiminde yılında böyle bir şey olmayacak…

Özgürlükse sarı öküz gibi.

Bir kere çıktı mı avuçlarımızdan geri dönmesi pek mümkün değil.
Ben istediğim kadar düşüneyim dilediğimce seyahat edebildiğim, her bir santimetrekaresini benimseyip vatanım dediğim dünyayı faydasız.

Bana yine dikenli teller, bana yine hudut.

Hava sıcaklığı filan gelip geçici şeyler.

Önemli olan özgürlük.

Bugün de doyduk çok şükür.

Yarın ola hayrola…

SAYIN VALİYE TEŞEKKÜR EDELİM Mİ?

Herhangi bir telefon almadım.

Valilikten “şu talimatı verdik” filan diyen olmadı.

2 gün önce yazmış, Kocaeli Valisi Hüseyin Aksoy’dan kent içi trafik sorunuyla ilgilenmesini istemiştim.

Denetim artması, cezai işlemlerin uygulanması bu işi çözer demiştim.

Dün Gazi Lisesi’nin önünden aşağı inerken dörtlülerini yakıp trafiği kilitleyen bir araç vardı yine.

Başında ise diğer günlerden farklı olarak bir polis memuru vardı.

Yunus polisi aracın plakasını telefonla bildiriyordu.

Sonradan bu aracı çektiler mi, ceza kestiler mi bilmiyorum.

Ama aylardır kent merkezinde bir tek polis uygulamasına denk gelmeyen bendeniz bu polisin o araçla ilgilenmesinden memnuniyet duydum.

Bu konuda valilik bir talimat verdi mi, vali beye teşekkür etmeli miyim bilmiyorum.

Aydınlatırlarsa, önlem aldılarsa bunu kamuoyuna duyururlarsa mutlu olurum.

MÜZİK ÖNERİSİ

Bugün köşe yazılarını, haberleri okurken güzel bir fon müziği önereyim size.

Kuan grubu yapmış.

Ama ne güzel yapmış.

“Al cenneti çal başına”, “Güzel ne güzel olmuşsun”, “Hacel obası” ve daha niceleri…

Yayınlanmış bir albümleri yok.

Youtube’a girin, Kuan yazın ve grubun sayfasına abone olun.

Ney, santur sesleri insanı insandan alıyor, nice coğrafyaları gezdirip yeniden masasına, bilgisayarın karşına koyuyor.

GÜNÜN SÖZÜ

Musiki öyIe bir denizdir ki, ben paçaIarı sıvadım; ama haIa içine giremedim.

Dede Efendi

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mülayim Çoksert 2018-07-22 11:23:24

Sıcak,nemli,rutubetli havalarda deniz,göl,akarsu kenarlarında bulunmak çok izdırap verici.Çaresi yaylalara çıkmak lazım,çok uzaklara gerek yok Gölcük,Bahçeçik,Yuvacık,Derbent,Sapanca sırtlarında rakımı 800 m. yi aşan yaylalara gidin ,nefes bulun.Akşam ezanından sonra uykunuz gelir, oturamazsınız..Sabah 04.00 de otomatik olarak,kurulmuş zemberek gibi uyanır,kalkarsınız...Tavsiyemdir.

banner354

banner630

banner328

banner599

banner733

banner482