banner422

İzmit’in temiz yüzü hapse düştü!
İnsan kendi kanını, canını nasıl anlatabilir?
Ne yazsa abartıya, ne yazsa kendini beğenmişliğe düşmez mi?
Abartmamak için tümcelerimi özenle seçiyor, giriş bölümünü fazla uzatmamam gerektiğini kendime telkin ediyorum.

*

2005-2006 yıllarından biri, net hatırlayamıyorum.

İzmit, saat kulesi kenti için o dönemlerde daha özel bir mekan.
Belediye henüz çevre düzenlemesini yapmamış, devasa bir kafe gelip bölgeye çökmemiş…
Saat kulesi etrafında yer alan surların altında, üstünde dilediğiniz yere girip çıkabiliyorsunuz.
Hiçbir kafe yetkilisi sizi engelleyemiyor, çünkü ortada kafe ve yetkili yok.
Ocak ya da şubat ayı.
Feyzan’la en net anılarımdan birinin başlangıcı.
Elimizde siyah poşet, saat kulesinin hemen altında yer tutmuşuz.
Yanımızda Türkçesi kibar fakat hali harap bir adam bitiverdi.
Elinde şarap şişesi eşlik etmek istediğini belirtti.
Adı Mustafa.
Edebiyat öğretmeni.
“Ben alkoliğim” diye başlıyor söze ve hiç durmadan anlatıyor hayat hikayesini…

*

Birkaç yıl sonrası.

İstanbul’da Anadolu Hisarı’nda, Marmara Üniversitesi’nde okuyor Feyzan.
Bir bankamatikte uyurken dürtüyor beni.
“Ben uyuyamadım” diyor.
Cebimizde para yok.
Cebimizde para olmadığından kimsenin haberi yok.
Okul kampüsünün arkasında Beykoz karakoluna sığınıyoruz.
“Biz geldik, teslim oluyoruz” der gibi komiserin odasına süzülüyor GBT için kimliklerimizi çıkarıp, “Kalacak yerimiz yok” diyoruz.
Karakolun orasında eski bir odun sobası yanıyor.
GBT’miz temiz çıkınca, konaklama iznimiz de çıkmış oluyor.
Lise yıllarından gazeteci olduğum bugünlere kadar polisin bana karşı tek sıcak davranışı bu.
Sabaha doğru domates çorbası içiyoruz.
Feyzan, olay yeri incelemede görevli, karakola uğrayan bir görevliden bisküvi alıyor.

*

Bolu’dayım.

Üniversite okumak gibi bir niyetim var inceden.
Bir yandan da “marjinal” siyasete kaptırmışım kendimi.
Bilgisayarım yasaklı listesinin çipe-elektrik devresine bürünmüş hali adeta.
Ne bulduysam okumaya çalışıyorum.
Gece saat 2.
Kız kardeşimle birlikte yaşadığım evin kapısı çalıyor.
Diyafonda tok bir ses; “Aç kapıyı polis!”
Elim ayağım birbirine giriyor.
Kız kardeşime laptopu verip, gelen gerçekten polisse camdan at diyorum.
2-3 dakika sonra İzmitli avukat Yiğit Timur ve yanında Feyzan bitiyor kapıda.
Yüreğimi elimle yerine tıkıştırıyorum.
*
Aklıma yüzlerce özel an geliyor da bir basın organında yayınlanabilecek olanları seçmekte zorlanıyorum.
Feyzan kim mi?
Feyzan Soykan
Bu ve benzeri anlarda yanımda olan, çocukluğuma, gençliğime ve olgunluğuma katık ettiğim dostum…
Oldukça iyi bir oyuncu.
Vefalı bir dost.
İyi bir evlat.
Düşünceli bir yeğen.
Özverili bir kardeş…
*
Türkiye’de maalesef sanatçıların büyük bölümü sansasyonel bir olay yaşamadıkça, magazine düşmedikçe tanınmıyor.
Şükür Feyzan’ın böyle bir olayı yok.
Bu sebeple “Feyzan Soykan” denildiğinde tanımayabilirsiniz.
Ancak Fox TV’de 120 küsur bölüm yayınlanan Karagül’den bahsetsem hemen aklınıza düşer yüzü…
Feyzan Soykan, İzmit doğumlu.
Kent yerlisi bir aileden geliyor.
Bu kentin sokaklarında büyümüş, bu kentin sokaklarında kavga etmiş, bu kentin sokaklarında aşık olmuş bir isim.
50. Yıl Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nda okuduktan sonra Kocaeli Anadolu Lisesi’ne düşüyor yolu.
Kocaeli Anadolu Lisesi o günlerde kentin en iyi lisesi konumunda.
Önünde bir tek Körfez Fen Lisesi var.
K.A.L. eğitiminden sonra üniversite sınavlarına giriyor.
Lisede çok parlak, çok başarılı bir öğrenci değil.
Marmara Üniversitesi’nde işletme bölümünü kazanıyor.
Bir iki yıl burada mücadele verdikten sonra çocukluğundan beri içinde olan, hayatında başka bir şey düşünemediği ideali ağır basıyor.
Oyunculuk için üniversite eğitimini yarım bırakıyor ve kentimizin duayen tiyatrocularından Burhan Akçin’in yanında konservatuar sınavlarına hazırlanmaya başlıyor.
Pek çok konservatuarda eğitim almak için sınava giriyor, pek çoğu tarafından kabul ediliyor ancak o İstanbul Üniversitesi’ni seçiyor…
Oyuncu Feyzan Soykan, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü mezunu.
Bu kentte yetişen, oyunculuk alanında emin adımlarla ilerleyerek sağlam bir kariyerin temellerini atan Soykan’ın son projesi Damat Koğuşu

*

Başlarken kendime ‘giriş kısmını uzun tutuma’ diyerek yaptığım telkinler boş çıktı.

Yine gereğinden fazla uzattım.
Ama dedim ya, İnsan kendi kanını, canını nasıl anlatabilir?
Ne yazsa abartıya, ne yazsa kendini beğenmişliğe düşmez mi?
Benden buraya kadar…
Hikayenin geri kalan kısmını Feyzan’dan dinleyelim.

FİLMİN FRAGMANI
 

*Çok klasik bir soru olacak ancak çok şükür henüz büyük bir skandalla, sansasyonel bir olayla anılmadığın için, Feyzan Soykan kimdir pek çok kişi bilmiyor. Kendinden bahseder misin?

-Benim çocukluğum doksanlara denk gelir, yani televizyona çıkan insanların, eskiden çok düzgün konuşurlarken bir anda sapıttıkları zamanda büyüdüm. Bu yüzden beni bir canlı yayına koyun, anında kulaklarım kızarır. Hani efendi olsam mülayim derler, fırlama olsam densiz. Gerçi şu an televizyona ne koysanız problem olmaz diye düşünüyorum; kaldırır her şeyi. Ama ben en çok filmleri ve maçları seyretmeyi severdim. Ailem sonsuz hoşgörü sahibi bir aileydi, sınırları vardı ama o sınırlar içinde eyalet polisi olan annem ve kasaba şerifi Ayşe Halamla çok iyi geçinirdik.

ŞEHZADE GİBİ BÜYÜDÜM

Şarkı söyledim piyanoya verdiler, çoraptan topla vazoyu kırdım futbola yazdırdılar, taklit yaptım tiyatro kursuna götürdüler. Şehzade gibi büyüdüm ben. Her ders için hoca tuttular. Zaten halamın kızı Berna ablam matematik ve kimya dersi veriyordu bana, son öğrencisi de ben oldum, benden sonra tövbe etti diye biliyorum. Aldanmayın çocuksu masum yüzüme, çok fena bir çocukluk ve ilk gençlik dönemim oldu benim. Yani düşünün ki bana 8 yaşımdan 18 yaşıma kadar hayat koçluğu ve öğretmenlik yapan bir Sacide Hocam var, tam bir cumhuriyet kadını. Hayatını eğitime ve ülkesinin gençliğine adamış, tecrübe abidesi ve külyutmaz; kendisi beni affetsin az çalmadım deneme sınavlarının cevap anahtarlarını. 'Çok zor öğreniyorsun ve hemen unutuyorsun' diye çaresizce bağırdığını hatırlıyorum. Biraz yüreklensin istemiştim ne yapayım. Şimdi dönüp bakınca bunca insanın benden hukukçu, doktor, mühendis ya da sanatçı olmamı beklemediklerini; sadece kendini yetiştirmiş iyi bir insan olmamı istediklerini görünce, hepsine özlem ve minnet duyuyorum. Ve karşılığını vermek için elimden geleni yapıyorum.


 
*İstediğini yapabilen bir çocuk neden oyunculuğu tercih etti? Ne yapmak istesen ailen önünü açacaktı. Maddi olarak çok daha iyi imkanlara sahip olabilecektin…
Küçüklüğümden beri uzun yol otobüslerinde hem insanları izledim, hem uyudum, hem okudum, hem yedim, hem dolaştım, hem konuştum hem dinledim. Yani yol boyunca tek bir şey yapamazdım, aklım diğer şeylerde kalırdı. Meslek konusunda da bu böyle oldu sanırım. Tek bir meslek yapmak istemedim hiç ,tek bir karakter olmak istemedim. Ama en çok da gözlemledim. Neden bilmiyorum bu gözlem alışkanlığım doğduğumdan beri vardı.

*Gözlem yapmak ne işine yaradı?

-Zamanla taklitler yapmaya başladım bayramlarda, tüm akrabalar Sabri dedemde ya da Halil eniştemde (Halil Vehbi Yenice) toplanır ve bana 'şunu da yap' , 'bunu da anlat' filan derlerdi. Hepsi Nesrin Halam ve eşi Halil eniştemin başının altından çıkardı. Çünkü beni severlerdi, ben de onları severdim ve bu durumda asla hayır diyemezsin. Kalabalık karşısında bir şey yaparken heyecanlanmak ve sonra onları güldürmek çok hoşuma giderdi. Hatta duygulandırmak da.

*Mesela?

-Mesela engelli Ayşe Halam'ın taklidini yaparken onun, acınacak bir tarafı olmadığını hatta bizim gibi biri olduğunu anlattığımı hissediyordum, halamın engeline yabancılaşıyordu herkes. Yani engelli biriyseniz, insanlar sizi kırmaktan çekinebilir ve sizin insanlık hallerinize gülmeyebilirler. Ama halam kendisiyle barışık bir insan ve bu her şeyi değiştiriyor. Onun engelini unutturuyordum sanki. Sonra bir anda küçük bir detaydan yola çıkarak aslında onun ne kadar mücadeleci ve gururlu biri olduğu mesajını veriyordum ve akrabalarım bana gülerken bir anda duygulanıyorlardı. Hiçbir şeyi tek taraflı görmedim, hep farklı yönlerden de bakmak istedim ve 'baktırmak' 'göstermek' istediğimde sanatçı oldum. Zaten budur bana göre sanatçılık, tek şartı bir varlığın kendisidir. Bir varlık başka bir varlığa var olduklarını hissettiriyorsa ortadaki 'sanattır'. Bir varlık başka bir varlığa var olduklarını hissettirebiliyorsa bana göre bu sanattır.


 
SEYRETMENİN KEYFİ
*Oyunculuk nereden düştü peki içine? ‘Ben güzel taklit yapıyorum, oyuncu olmalıyım mı’ dedin?
-Seyretmek çok keyifli bir şeydir. Karıncayı, futbol maçını, çocuğunuzun ilk adımlarını; gerçek anları seyrederken hep iyi şeyler seyretmek istersiniz gibi gelir ama aslında bir trafik kazasını da seyretmek istersiniz, hatta bir idam anını, bir silahlı çatışmayı ya da bir işkenceyi, eziyeti de. Bu durum gerçek olmayan ve bizim de bunu bildiğimiz alanlarda özgürlüğe kavuşur. Mesela bir savaşa seyirci kalmak sizi suçlu yaparken savaş filmi seyretmek sizi sadece bir izleyici yapar. E tabi bir de reyting unsuru olursunuz; yani izlenme oranının bir parçası. Peki neden seyretmek isteriz? Meraktan mı ? Korkudan mı? Yoksa bazı şeyleri seyretmek bize haz mı verir? Bence hepsinden biraz biraz vardır diyebiliriz. Peki neden seyredilmek isteriz? Bu kulağa biraz daha karmaşık geliyor. Ama bu karmaşa sayesinde aynı anda milyonlarca insanın evine görüntülü sesli mesajlar bırakabiliyorsunuz; televizyon denen aletle. Ya da sinema salonlarında birçok halkı etkileyebiliyorsunuz. İnsanları uyutabiliyorsunuz, uyandırabiliyorsunuz. İktidarların 'medya' olmadan güçlerini korumaları mümkün mü? Bu gücü bildiğim için önemli bir iş yaptığımı biliyorum. Ama benim için asıl önemli olan seyretmek isteyeceğim oyunculuk performanslarını sergilemek. Okumak isteyeceğin bir kitabı yazmak ya da dinlemek isteyeceğin bir beste yapmak gibi. Yemek yaparken de böyle düşünürüz, bize nasıl lezzetli geliyorsa öyle yapmak isteriz.

*Bu konuda eğitim almaya ne zaman karar verdin? Marmara işletmeden, İstanbul konservatuarına nasıl evrildin?

- Ben Marmara Üniversitesi'nde işletme okuyan mezun olunca da kendi işini yapacak olan, bir adamdım. Ama içimde hep oyuncu olmak vardı. Lisede Haldun Taner'in Göz Kap Vaz Yap oyununu oynamak için bir seçme yapılmıştı hatırlarsın. Ben de Efruz karakteri için tahtaya kalkmıştım, ama kimse bana oy vermemişti, sadece en arkada oturan ve dostum olan sen benim için el kaldırmıştın, zaten Marmara İşletmeyi bırakarak konservatuvarı kazanmama ve hayatımın akışını değiştirmeme de en çok sen sevindin… O süreçte beni cesaretlendirdin. Konservatuar seçmeleri için hazırlanmaya karar verdim. Oyunculuk eğitimime Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nda Burhan Akçin ve ailesiyle başladım, orada Aslı Akçin, Hüsniye Akçin, Erhan Demiray gibi çok değerli insanlar tanıdım. Ve burada aldığım eğitimle konservatuar sınavlarına girdim. Bence tiyatro oyunculukta en önemli yapıtaşı, sinema oyuncusu da olsanız, dizi oyuncusu da olsanız tiyatro hayatınızda olmalı,onun doğası çok başka. Zaten binlerce yıldır var olanla, bir asırdır var olan aynı olamaz ki. Her şey tazedir sahnede, canlıdır; bu yüzden daha samimi ve heyecanlıdır.


 
*Kimi popüler dizilerde rol aldın. Sinema filmlerinde oynadın. Hedeflerin neler? Yarın Feyzan Soykan nerede ne yapmak istiyor?
İstanbul Üniversitesi devlet konservatuvarı tiyatro bölümünü bitirdikten sonra daha çok televizyon ve sinema alanında çalıştım ama tiyatro yapmak istiyorum ve bu konuda gerekeni yapacağım. Daha doğrusu 'tiyatro da' yapmak istiyorum. Aslında temel hedefim bu. Oyunculuğun temeli ve olmazsa olmazı olarak gördüğüm tiyatro sahnesinde var olmak ve o sahneden inmemek istiyorum. Tiyatro sahnesinde onurlu, dürüst, adil, sadık ve vefalı bir insan olarak yaşayabilirsem mutlu ve huzurlu olurum. Çok büyük işler yapmak istiyorum, tüm dünyada izlenen ve sevilen senaryolar yazmak, filmler çekmek ama en öncelikli olarak da oynamak istiyorum. Bence evrensel olmadan milli olunamaz, ben evrensel olmak ve ülkeme dünyadan güzel bilgiler, düşünceler ve duygular aktarmak istiyorum; aynısını dünya için de ülkemden alarak yapmak istiyorum. Şimdi son sözlerimi tam tersine çevirebilirsiniz. Kendinizi tanımadan başkalarını tanıyamazsınız. Bu yüzden dünyayı durdurmak istiyorum sarılarak, bakmak için her şeye daha yakından.

*Bugüne kadar yer aldığın projeler neler?

Dizi olarak Gönülçelen’de Sercan karakterini canlandırdım. Kahireli Palas’ta Ali,Not Defteri’nde Can, Karagül’de Emre… Sinema filmi olarak ise iki projede yer aldım. Biri Bizans Oyunları. Bu filmde Jigolopoulos rolündeydim. Bir diğeri ise Damat Koğuşu oldu. Tiyatro oyununda ise sadece bir defa yer alabildim. İstanbul Devlet Tiyatroları’nda Zalım Mahmut’u oynadık.

*Hangi proje sende iz bıraktı? Yer almaktan en mutlu olduğun proje hangisiydi?

-Şu ana kadar en sevdiğim dizi Not Defteri'ydi o dizide oynadığım karakter için thaibox dersleri almaya başladım bundan tam 4 sene önce, İstanbul'da Kadıköy'deki ustam Rıza Polat beni yetiştirdi ve geçen yaz Tayland’a bu sporun anavatanına eğitim kampına gitmeye kadar vardı iş. Çocukluğumdan beri sporla uğraştım futbol ve yüzme hep var oldu hayatımda ama düzenli olarak spor yapmaya, 23 yaşında başladım ve daha enerjik daha sağlıklı olmak istiyordum. Televizyon ve sinema alanında çok rekabet vardı ve iyi görünmek zorundaydım. Spor bence edinebileceğimiz en güzel alışkanlık. Bırakamıyorum. Haftanın üç günü spor yapmazsam hemen sigara içemeye filan başlıyorum.


 
*Son projen Damat Koğuşu. 29 Eylül’de, doğum gününde vizyona giriyor film. Proje nasıl başladı?
Son projeye beni alan yönetmen İlker Savaşkurt idi. Kendisi benim oyunculuğa ilk başladığım zamanlardan beri dayanışma halinde olduğum bir dostum. Damat Koğuşu; cinsel suçlardan cezaevine konulmuş suçluların kaldığı koğuştur. Her cezaevi küçük bir ülkedir. Bulundukları ülkeyi yansıtırlar. Cezaevlerine bakarak o ülkede insana verilen değeri görürsünüz. Suçları ve suçların sebeplerini görürsünüz. Ama bazı insanlar görünmez olmuştur, bazı suçlar görünmez olmuştur. Konuşulmaz ve gösterilmezler. Biz de bu suçları konuştuk ve gösterdik. Ama hiçbir karakterle bağ kurmadan,kimseyi kahramanlaştırmasan ya da düşmanlaştırmadan yaptık bunu.

HEPİMİZ GÖNÜLLÜYDÜK

En keyif aldığım proje Damat Koğuşu diyebilirim çünkü hepimiz gönüllüydük projede, Ramazan olarak da Feyzan olarak da özgürdüm ben. Benim için bir dönüm noktası bu film. Çünkü özgürlüğü bilmeyen insan, köleliğinin farkına varamaz ve ben bu meslekte çok köle olmuşum. Kimsenin adamı olmadık belki ama adam yerine de konmadık. Kaybettiğim bir şey olduğunu düşünmüyorum, çünkü bana yukarıdan bakanlar; çok iyi biliyorum ki başkalarına da aşağıdan bakıyorlar. Oysa ben her zaman herkese tam karşıdan bakıyorum ve başkalarını ezen de başkalarına ezilen de olmak istemiyorum. Benjamin Franklin 'in çok sevdiğim bir sözü var " insanlar her zaman kahraman olamazlar ama her zaman insan olabilirler.” İnsan olmak matah bir şey değil belki ama bu değerlemede insanlıktan ne anladığınız çok önemli.


 
*Damat Koğuşu filminde bir tecavüzcüyü canlandırıyorsun. Bu seni zorladı mı?
- Aslında çok zorlandım. Çünkü bir önceki sinema filmi rolümde Jigolopoulos adında bir karakteri canlandırıyordum Bizans Oyunları'nda. Film komedi filmiydi. Bu karakter hikaye gereği Bizans'ın tecavüzcü askerlerinin başında bulunan komutandı. Bizanslıların yani Batılıların tecavüz gibi aşağılık suçlar işliyor olması üzerinden yapılan bir komedide rol almayı asla düşünmezdim, çünkü bu ırkçı ve hastalıklı bir fikirdi. Zaten ben yapım şirketiyle başka bir karakter için anlaşmıştım ama sözleşme yapmamıza rağmen Avşar Film ve Tükenmezkalem adlı yapım şirketleri ortaklaşa olarak hakkımı yediler ve Anlaşmayı bozarak rolümü değiştirdiler. Kabul etmeyebilirdim, hatta projede daha başından hiç olmayabilirdim bu da benim hatam diyebilirim. Tecavüz asla komik bir şey olamazdı, bunu ben çoktan öğrenmiştim ama işime gelmedi itiraz etmek, ilk defa bir sinema filminde oynayacaktım; bencil davrandım. Sonra Damat Koğuşu filminin senaryosu geldi bana ve Tokat gibi çarptı suratıma tecavüzün şakası olamayacağı. Şimdi bir yerde bir taraftar, takımı yenilince 'bize tecavüz ettiler' derse, ya da birileri 'tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak' gibi bir cümle kurarsa, nazikçe uyarıyorum ve bir daha böyle bir şaka yapmamasını sağılıyorum.

*Tecavüzcü karakterini anlatabilir misin biraz?
Damat Koğuşu'nda oynadığım Ramazan karakteri, Alanya'da görev yapan bir polis memuru. Görevi sırasında yabancı bir turiste tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanarak cezaevine konuyor. Ramazan Yüce... Bu karaktere hazırlanırken bol bol Erman Toroğlu videosu izledim. Yanlış anlaşılmasın kendisini bir suçla itham etmiyorum. Ben biraz seviyesiz ve bel altı şakalar yapan bir adamı oynuyorum filmde. Çok enteresan bir biçimde bu adamın sevimli olması tehlikesiyle karşılaştık ekipçe. Ben sevimliyim diye değil, böyle adamları seven bir ülkede büyüdük diye. Çok güldük ama çok da acıdı yani canımız. Ama biz bu toprakların insanıyız, madem duygularımız var alışkanlıklarımız var, bütünüyle ortaya koymalıyız; iyisiyle kötüsüyle. Öyle de yaptık. Söylemlerimiz ve eylemlerimizle neysek o olmaya çalıştık. O denli gerçekçilik kaygısı güttük ki gerçek üstü sahneler çıktı ortaya bazen; ancak Türkiye'de olur denecek cinsten. Bu yönüyle belgesel özelliği de vardır bu filmin. Kısacası gişede ne yapar bilemem ama biz sinema tarihimize bir not bıraktık, buradayız, merhametsizlikle ve hakkaniyetle çarpmak için gerçekleri hepimizin yüzüne.

 
banner71
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner354

banner328

Advertisement

banner276