banner232
banner203
banner230
banner231
banner15

Günün yazısı Mehmet Ali Güler’den…
banner234
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adete bir saray darbesi ile Davutoğlu’nda görevini bırakmasını istemesi ile başlayan olağanüstü süreçle ilgili en önemli değerlendirmelerden birini gazeteci yazar Mehmet Ali Güler yaptı. Güler bu konuda “muhalefetin” önemine değildi.

İşte Mehmet Ali Güler’in “Saray darbesi ve muhalefet sorunu” başlıklı yazısı…

“Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu bir haftada iki darbe gördü. İlki 29 Nisan’daki parti darbesiydi, ikincisi de 4 Mayıs’taki Saray darbesi. İlkinde MKYK’nin 50 üyesinden 46’sının imzasıyla Davutoğlu‘nun genel başkanlık yetkileri törpülendi, ikincisinde başbakanlığı elinden alındı.

Ve tabi bu ikisinden önce gelen bir de Beyaz Saray darbesi var! Davutoğlu, Beyaz Saray’da Obama ile görüşme talep etmiş ancak Ankara’nın müdahalesiyle Washington verdiği randevuyu iptal etmişti!

ERDOĞAN İLE DAVUTOĞLU ARASINDA 4 TEMEL KRİZ

Peki Erdoğan ile Davutoğlu arasında ne çelişmeler vardı da iş önce çatışmaya, sonra da ayrışmaya gitti?

İkili arasındaki ilk kriz MİT Müsteşarı Hakan Fidan‘dı. Fidan Davutoğlu‘nun gönlündeki Dışişleri Bakanı adayıydı ve Erdoğan‘ın olurunu almadan milletvekili adayı yaptılar. Ancak Erdoğan için Fidan‘ın önemi bulunduğu yerdeydi; başkanlık yolunun açılması operasyonlarında MİT’e ihtiyacı olacaktı. Erdoğan ve Fidan, Suudi Arabistan’da, umrede “denk geldi” ve Fidan adaylığını çekerek MİT Müsteşarlığı’na vekaleten döndü.

İkinci kriz şeffalık paketiydi. Fakat şeffaflık Saray’a uygun değildi. Erdoğan bastırdı, Davutoğlu paketi çekti. (Davutoğlu‘nun yolsuzluk operasyonda adı geçen 4 bakanla ilgili tutumu da bu başlık içinde ele alınabilir.)

Üçüncü kriz, Dolmabahçe Mutabakatı’ydı. Aslında mutabakat Erdoğan‘ın başlattığı Açılım’ın ve Hakan Fidan üzerinden 2013’te Öcalan‘la yaptığı başkanlık-özerklik eksenli anlaşmanın doğal bir sonucuydı. Ancak Türkiye seçime gidiyordu ve Erdoğan‘ın başkanlık hayalleri için milliyetçilik maskesine ihtiyacı vardı. O nedenle gerçekte oturma düzenini bile belirlediği Dolmabahçe Mutabakatı’na, bir ay sonra “muhalefet” etmeye, zamanlamasını ve verilen pozu eleştirmeye başladı.

Dördücü kriz, 7 Haziran 2015’teki seçimin sonucunda yaşandı. AKP tek başına hükümet olamıyordu ve Davutoğlu koalisyon kurulmasından yanaydı. Erdoğan ise başkanlık yolunu kapatacağı için koalisyona karşıydı. Saray, muhalefetin de katkısıyla önce TBMM başkanlığını aldı, ardından da koalisyonu engelledi; önüne erken seçimi koydu.

Saray’ın ihtiyacı yine milliyetçi oylardı. Erdoğan ABD’yle anlaştı; İncirlik Mutabakatı karşılığında PKK’ye operasyon izni aldı. Erdoğan‘ın istediği 1 Kasım’da kısmen gerçekleşti; AKP tek başına iktidar oldu ama başkanlık merkezli yeni anayasayı referanduma götürecek yeterli milletvekili çıkaramadı. Yani Erdoğan‘ın “milliyetçiliğe” yine ihtiyacı vardı, operasyonlar sürmeliydi!

5. KRİZ: YENİ ANAYASA VE BAŞKANLIK

Kuşkusuz Erdoğan ile Davutoğlu arasında başka çelişmeler de vardı. Örneğin Davutoğlu Erdoğan‘dan farklı olarak, bir bildiri yayımlayan akademisyenlerin tutuklu yargılanmasına sıcak bakmıyordu. Örneğin Davutoğlu Erdoğan‘a rağmen AKP kurullarına rengini vermeye çalışıyordu. Hatta Saray AKP Kongresi’nde Binali Yıldırım için 900 imza toplatarak Davutoğlu‘nu sıkıştırmıştı.

Fakat Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki en temel sorun başkanlıktı. Tamam, Davutoğlu kendi varlığını-başbakanlığını reddeden başkanlığa karşı çıkmıyordu, AKP’nin hazırlamaya başladığı yeni anayasa yazımının merkezine başkanlığı koyuyordu, fakat Saray, Davutoğlu‘nun ince hesapları olduğundan şüpheleniyordu. Saray’a göre Davutoğlu işi aceleye getirerek, TBMM aritmetiğinin de katkısıyla, yeni anayasanın aslında geçmesini engellemek istiyordu. Erdoğan bu nedenle müdahele etti ve Davutoğlu‘nun söylediğinin aksine, yeni anayasanın öyle bir iki ayda halledilemeyeceğini, demlenmesi gerektiğini belirtti.

Erdoğan kendi açısından haklıydı. 1 Kasım’da AKP tek başına iktidar olabilmiş ama referandum sayısına ulaşamamıştı; yeni anayasa hâlâ riskliydi. Erdoğan‘ın başkanlık için yeni sandalyelere ihtiyacı vardı. Bunun yolu da ya HDP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasıyla bir bölgesel ara seçim yapılmasıydı ya da tümden bir erken seçim. Zaten bir süredir takılan “milliyetçilik” maskesiyle AKP’nin oyu yükseliyor, hatta HDP ile MHP’nin baraj altı kalabileceği bile anketlerde görülüyordu. 2016 Ağustos’u ya da sonbaharında yapılacak bir erken seçimle ülkenin başkanlığa uygun olarak iki partili bir sisteme dönüşeceği hesaplanıyordu. Bunun için de hem “milliyetçilik” oyununun devam etmesi, hem de AKP’deki “tam egemenliğin” sürmesi gerekiyordu. 

İşte kongre kararı alınmasıyla sonuçlanan sürece böyle gelindi.

TÜRKİYE’NİN MUHALEFET SORUNU

Meselenin bir yanı yukarıda yazdıklarımızdır. Ancak bizi asıl ilgilendiren ise meselenin şimdi yazacağımız diğer yanıdır:

Normalde bu yaşananlar bir krizdir, iktidar krizidir. Normalde bu krizden muhalefet yararlanır ve iktidar olur. Ancak muhalefet krizlerden yararlanamamaktadır. Tersine Erdoğan kendi krizinden kendine başkanlık yolu açabilmektedir. 

Türkiye’nin en büyük sorunu işte budur; muhalefet sorunu!

Erdoğan’ın iç çatışmalarından yararlanamayan, tersine siyaset diye, çatışan taraflardan birini tutma beceriksizliğine düşen muhalefet partileri, Saray’ın şansıdır, dahası güvencesidir!"



Cumhuriyeti, laikliği, ve birliğimizi sürdürmek istiyorsak, asıl eğilmemiz ve çözmemiz gereken sorun budur!”

banner71
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner121

banner235

banner182

banner202

banner144

banner237