banner421
Bozuk Müzik Kutusu adlı kitabı daha önce okumuştum. Bazen aynı kitabı farklı zamanlarda okuduğunuzda farklı şeyler gözünüze çarpabilir. Bu çocuk kitabı olsa da böyledir.
 
İlk okuduğumda bir babanın oğlunun uykusuzluğunu giderme telaşı ve onun için olan çabası sıcak gelmişti bana. Ama bu yazıyı yazmadan önce kitabı tekrar düşündüm neden bana iyi geldi diye? Bunun artık ilk defada beni saran sebeplerinin yanında başka sebepleri de olduğunu farkettim. Bunlardan bir tanesi, öncelikle babanın bozuk bir oyuncağı tamir etme telaşıydı. Günümüzde tek kullanımlık o kadar fazla şey var ki, bir şeyi tamir etmek için zaman ayırmak bile çoğumuz için artık lüks. Hele çocuğunu mutlu etmek için bir oyuncağı tamir etme telaşı yok denilecek kadar az. Ama mutsuz mu kılıyor ebeveynler çocukları, kendilerince ‘hayır’, ellerindeki bozuk olanı atıp yerine yenisini alıyorlar. Bu kullan at mantığına farkında olmadan öylesine maruz kalmışız ve buna öylesine alışmışız ki bir şeyi onarmak, tamir etmek artık dilimizde bile yok.
Gerçekten basit bir konu değil kitapta da işlenen tamir etme çabası. Öyle ki ilişkilerimiz bile kestirip atma üzerine kurulu. Özveri, emek, çaba, onarma, düzeltme, anlamaya çalışma, zaman ayırma ve bunun gibi kelimeler nasıl kulağa hoş geliyor değil mi? Şimdi bunları ne kadar yaşıyoruz ilişkilerimizde diye düşünelim. Pompalanan bireysellik vurgusu altında ‘özelim, özelsin, değerliyim, bir taneciksin, en iyisin, en güzelsin, en mükemmelsin’ vb sözler öylesine rahatça ve sıkça tekrarlanıyor ki bunlarla yaşayan çoğu kişi yukarıda bizlere iyi gelen kelimelerin içeriklerini yaşamıyor bile.
 
İlişkilere bir göz gezdirin siz de hızlıca. Herkes birbirinin vazgeçilmezi ilan edildiğinin ertesinde ayrılıklar veya kavgalar geliyor. ‘Sensiz yaşayamam’ların bir anda yerini ‘Seni görmek istemiyorum’a bırakması gibi sevgi ve nefret kelimeleri de sıkça yer değiştiriyor. Yaşamın değişen ve dönüşen iklimi mi, yoksa gerçekten bozulan değerlerin dilimizi yorması mı bilmiyorum ama Çiğdem Kaplangı’nın kitabındaki bozuk bir oyuncağı alıp onu tamir eden baba sıcak geldi. İçten ve samimi geldi.
 
Çocukluğumdaki ayakkabı tamircilerinin bolluğunun yanında şimdilerde bir mahallede en fazla 1 tane tamirci olduğunu düşündüğümde değişenin sadece meslek dalları değil hayatımızın tümü olduğunu gördüm bu kitapla bir daha. Yeni olan hayatlarımızda kullan at mantığı eşyalarımızla aramızda bağ kurmamızı da engelliyor, bizleri mutlu da etmiyor. İlişkilere de yansıyan bu durum içinden çıkılmaz ruhsal sorunlara yol açıyor, en azından ben öyle görüyorum. Kendisine hediye edilen şeyin kıymetini bilmeyen insandan, kendisine oyuncak alındığı için mutlu olmayan çocuklara kadar ilgi ve sevgi çok çabuk tüketiliyor.
 
Hatırlar mısınız eskiden bir ayakkabı alındığında veya bir oyuncak alındığında nasıl da mutlu olurduk. Şimdi kendi çocuklarınızı düşünün, neyle ne kadar oynuyorlar ve ne kadar sürüyor mutlulukları. Çok duygusal gelse de yeni ayakkabılarını yatağının başına koyup sabah onları görünce mutlu olan bir çocukluktan kendi çocuklarına çok sık bir şeyler alıp onların mutlu olmasını engelleyen ebeveynler olmaya neden bu kadar hızlı terfi ettik bilemiyorum. Birbiriyle bağlantısız gibi görünse de aksine hepsi birbiri ile bağlantılı kavramlar aslında. Bozulanı onarmak için esirgenen zamanla hayatlarımız da bozuluyor ve farkına vardığımızda ipin ucu kaçmış oluyor.
 
Emine Bora tarafından resimlenen ve Yapı Kredi Yayınları tarafından basımı gerçekleştirilen kitap işte bunları düşündürdü bana. Bunlara ilave olarak çocuğuyla ilgilenen annelerden geçilmezken bu sefer sadece babayı görmek de ayrı mutluluk. Şimdi gelelim hikayeye. Oğlu uyuyamayan bir baba onu nasıl sakinleştireceğini düşünürken bir oyuncakçıya giriyor. Sorununa çözüm arıyor kendince. İmdadına dükkan sahibi yetişiyor. Bir hikaye anlatan dükkan sahibi müşteri_tüketici mantığından çok dostluk ilişkisi geliştiriyor hızlıca. Öyle ki elinde birbirinden kıymetli ve hikayesi olan üç kutudan bahseden adam kutuların sihrine de değiniyor. Birinci kutu somurtkan çocukları güldürüyor, ikincisi ağlayan çocukları sakinleştiriyormuş. Üçüncü kutu da korkuları yüzünden yatamayan çocuklara iyi geliyormuş. Tam da çocuğun babası fırıncı Fer’in istediği şey. Ama bir sorun varmış, satıcı bu kutunun bozuk olduğunu ve içinden çıkan 3 küçük adamın söylemeleri gereken şarkıyı yanlış söylediğini ve sözlerin anlaşılmadığını söylemiş. Bozuk olduğu için de bu müzik kutusunu satamayacağını söylemiş adam. Fırıncı Fer ise kutuyu yine de almak ve tamir etmek için uğraşmak istediğini söylemiş. Bunun üzerine dükkan sahibi o zaman bunun için para ödememesini, bozuk bir oyuncaktan para almanın mümkün olamayacağını söylemiş.
 
Fer müzik kutusunu alıp eve gelmiş. Kapıyı açan oğlunun uykusuzluktan yorgun düşmüş bedeni Fer’i daha da üzmüş. Oğlunu seven baba, ona bir hediyesi olduğunu, ama hediyesini yatağına girdiğinde kendisine getireceğini söylemiş. Sonra ne mi olmuş? Adam müzik kutusunu açıp tek tek tüm parçalarını ayırıp birleştirmiş. Ama sorun giderilmemiş. Bu sefer bir başka çözüm gelmiş Fer’in aklına. Onu da özellikle yazmıyorum buraya ki merak edenler kitabı kendileri okusun. En sonunda müzik kutusu çalıştığında uykuya geçen çocuğun huzur içinde uyurken çizildiği resmi okuyucu olarak bizleri de rahatlatıyor.
 
Kaplangı bu kitabı yazarken acaba okuyucu olarak benim gibi kendi çocukluğundan mı esinlendi, parçalar ona kendi çocukluğunda iyi gelenleri mi çağrıştırdı bilmiyorum. Bildiğim kitabın sade ve güzel anlatımının beni sarıp sarmaladığı. Çocuğu ile ilgilenen, onların hayatlarında iyi olanı koruyan, onlara değer veren, onlara zaman ve emek harcayan ve bunu görev olarak değil de isteyerek yapan, yaparken çocuk dünyasında arınan ve güzelleşen büyüklerin çoğalmasını umuyorum bu kitabın son sayfasına bakarken. Tüm bunlar olurken, yumuşak, zarif, narin, değerli ve kıymetli ne varsa çocuklar adına verilen her karar vericiye bulaşsın diye umuyorum. Öyle ki yara alan bir çocuğun hayatını onarmak ve yaralarını sarmak isteyen büyüklerin çoğaldığı ve olumlu etkinin bulaşıcı olduğu günlere uyanalım. Artı ve kesinlikle o yaralara(istismar, şiddet vb), hasarlara sebep olan, teşvik eden veya görmezden gelen herkesin toplum ve adalet önünde en yüksek cezai işlemlerle yargılandığı ve asla cezai indirime uğramadıkları günlere uyanalım. Böyle olunca da geleceğe güvenle bakan çocukların gözlerindeki ışıltıdan kamaşsın gözlerimiz. Dahası cenneti yaşayalım onların dünyalarında.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Serpl C.Ağacık 10 ay önce

ne kadar da güzel anlatmışsınız tüketmeyi... Aslında tükendiğimizi . Kaleminize sağlık .

Avatar
Birol seven 10 ay önce

Kapitalizmin, fast food yaşamın günlük ilişkilerimizdeki karşılığı tüm bunlar.nesneyle kurulan ilişki maalesef orada kalmıyor, neyse ki bu durumun farkında olan ve farkındalık yaratmaya çalışan 'başka bir dünya mümkün'diye haykıran insanlar, masal yazarları var!

banner354

banner328

Advertisement

banner276