Carpe Diem, birçoğumuzun bildiği bir kelimedir. Yaşamın içinde hızla yol alırken hepimizin ötelediği ve de boş verdiği anlar ve yaşam parçaları vardır. 2017 yılının Şubat ayları Koronerimde yaşadığım bir sorun ve takılan bir stend sonrası uymam gereken kurallar zinciri. 2018 başında bağırsaklarda ülseratif Kolit tanısı ve ölüme kadar devam edecek ilaçlar ve tavsiyeler. Galiba vücudumuz biraz yorulmaya başladı diye düşünüyor insan. 
Yapman gerekenler, yapılması gerekenler derken hayat geçip gidiyor. Bunları yaşarken ve de düşünürken okuduğum ve de bana çok güzel bir ders veren bir yazıdan alıntılar yaparak benim gibilere bir mesaj vermek istedim. Umarım başarılı olurum bu mesajımda.
Eski dönemlere ait bir düşünce disiplini carpe diem…
İlk defa, Latin Edebiyatı’nın önde gelen şairlerinden Horiatus bir kasidesinde dillendirmiş bu yaklaşımı…
Şöyle demiş şair…
“Carpe diem quam minimum credula postero”
Dilimize çevirirsek…
“Bir sonrakinin gelip gelmeyeceğine güvenme, günü yakala.”
En yalın haliyle “Seize the day” (Günü yakala) diyor carpe diem…
“Anı yaşa!” öğüdünü veriyor insanlığa…
***
Özellikle 16. ve 17. Yüzyıl İngiliz Edebiyatı’nda önemli yer tutmuş bu felsefe…
İngiliz şair Robert Herrick(1591-1674) carpe diem düşüncesinin bayraktarlığını üstlenmiş…
Carpe diem, farklı şekillerde de ifade edilmiş tarihsel süreç içinde…
Örneğin eskiden, Roma’daki meydan saatlerinin üzerinde Latince bir ifade yer alırmış…
“Ultima forsan”…
Yani, belki son kez saate bakıyorsun…
Son dakikan belki de bu…
Yine eski Roma saatlerinin üzerinde Latince bir söz daha dikkat çekermiş… ”Vulnerant omnes, ultima necat”
Türkçesi; “Her geçen dakika yaralar, sonuncusu öldürür…”
Yani; “Hayat öyle acımazdır ki, her dakika yıkar, seni sona yaklaştırır, o yüzden her anın tadını çıkartmasını bil!”
Birçok yazarın, düşünürün yaklaşımında izleri vardır “carpe diem”ci bakış açısının…
“Hayat insana verilmemiştir, kiralanmıştır.” derken yaşamın kısalığına gönderme yapar Latin ozan Publilius Syrus…
Seneca “Hayat oyununda seyirci koltuklarında oturmaya heves etme, sahneye çıkmaya çalış; hayat bir tiyatro oyununa benzer, uzunluğu değil iyi oynanıp oynanmadığı önemlidir. “ diyerek aslında “carpe diem”i tarif eder bir şekilde…
“’Gününü gün et, yarını düşünme!’ demeye mi getiriyor carpe diem?” diyenler çıkabilir…
Hatta “carpe diem”i sorumsuzlukla eşdeğer tutanlar da olabilir…
Anı yaşayabilmek, yarını hiçe saymak değil…
Hayatı sadece hazlardan ibaret saymak da değil…
Sürekli “vur patlasın, çal oynasın” tarzı bohem bir yaşam tarzı hiç değil…
Hiç de komplike değil aslında “carpe diem”in yorumu…
Bu, bir anlamda “zamanı durdurabilme” o “an”ı yaşayabilme becerisi…
Ne “dün”de kalmak, ne de sadece yarına odaklanmak…
Zamanın sadece o anını hissedebilmek carpe diem…
“Sonra”yı zihinden bir süreliğine silmek…
Yaşanmakta olan bir anı bir ömre çevirmek adeta…
Ve her saniyesinin tadını almaya çalışmak…
Tıpkı, meditasyon yapmaya benziyor “carpe diem”
Nasıl ki yüzey dev dalgalarla dolu olsa da denizin dibi her zaman dingin ve sakindir…
Meditasyon yaparken o derinlere iner, dinlenir sonra devam edersiniz hayata…
“Carpe diem” de mecburi “an”lar arasından “seçilmiş an”ları çekip alabilmek, yaşayabilmektir bir anlamda…
Meditasyonda beynin ve ruhun bir süreliğine boşaltılması esastır…
“Carpe diem” deyse “anın”
Kolay mı?
Pek değil…
Kolay olmadığı için birçoğumuz beceremiyoruz ya!
Anı yaşayabilme konusunda aciz kalsak da…
Anı harcama söz konusu olduğunda ustayızdır…
Anın “canına okumayı” iyi biliriz…
Bahanelerimiz hazırdır…
Gelecek kaygısı…
“Yarın”a dair korkularımız…
Geçim derdi…
Hepsi bahanedir aslında, biliriz…
Mantık size “sonrasını da hesaba kat” der…
Duyguların ayaklarındaki prangayı çözebilmektir aslında carpe diem…
Carpe diem gözü karartabilmektir bir ölçüde…
Ve bir sanattır aslında anı yaşayabilmek…
Carpe diem ölçülü bir “bencilliği” de öngörür aslında…
Egoistlik değil…
“Hep bana” diyen bir tavır hiç değil…
Etimolojik olarak “ben” kelimesinden türer “bencil”…
İşte o “ben” önemlidir carpe diem yaklaşımında…
Bireyin biraz da “ben” diyebilmesi…
“Ben” demeyi bilmeyen “biz” diyemez…
Eğer kendine bir şey veremiyorsan, kimseye bir şey sunamazsın…
Biz kendi mutsuzluğumuzu, başkalarını mutlu etme çabamızla kamufle etmeyi tercih ederiz…
“Senin için saçımı süpürge ettim” ya da “Yemedim yedirdim, içmedim içirdim” ifadelerine kutsallık atfederiz…
Ama özünde pişmanlıklar da vardır bu yaklaşımların…
Yaşayamamışlığa pişmanlık…
İçte ukde kalanlara pişmanlık…
Bazı şeyler için artık geç kalmış olmanın pişmanlığı…
Anı ıskalamanın pişmanlığı…
Bu pişmanlıkları en aza indirgeme çabasıdır aslında carpe diem…
Başkalarının yazdığı bir senaryoda “figüranlık” yapmaktansa..
Kişinin bizzat kaleme aldığı oyunun “başrolünü” üstlenme çabasıdır carpe diem…
Kendi mutsuzsa, kişi bir başkasını mutlu edebilir mi?
Mümkün mü?
Mutsuz birisi, eşini de mutsuz eder…
Mutsuz anne-baba, mutsuz çocuklar yetiştirir…
Mutsuz yönetici mutsuz bir çalışma ortamının mimarı olur…
Yani mutluluk dediğimiz kavramın özünde önce bireyin kendisini mutlu edebilmesi, kendini mutlu hissetmesi vardır…
Ki, bu da biraz “ben” diyebilmekle mümkün…
Kişi, biraz kendisini de düşünmeli ki; sevdiklerini düşünmeye gücün olsun…
Kişi, önce kendisi ayakta durabilmeli ki; düşeni kaldırabilesin yerden…
Kandırmayalım hiç kendimizi…
Eğer “biz” mutlu değilsek; kimseyi mutlu edemeyiz…
Acıdır, mezarlığa yolumuz düştüğünde yaparız ancak “carpe diem”in sağlamasını…
Ancak o zaman anımsarız “an”ın değerini…
Ve kaçırılan anlara duyulan pişmanlığın yüreğimizde yarattığı yükün ağırlığını o zaman hissederiz…
“Hayat kısa” deriz…
“Değer mi üzülmeye?” deriz…
Asıl tokat orada iner insanın suratına…
Öyle bir tokattır ki bu uçar gider insanın yüzünden at gözlükleri…
Zengini de fakiri de aynı toprakta…
Artık asla “seni seviyorum, sana ihtiyacım var” diyemeyeceklerinin başında boş gözlerle geçmişi anımsayanlar…
“Anı yaşamanın” ne denli büyük bir servet olduğunu o zaman anlar işte insan…
Kimi zaman kişisel yetersizliklerimizdir engel önümüzde…
Kimi zaman da sevdiklerimize karşı sorumluluklarımız…
Kuşatır adeta bizi…
O üzülmesin, bu kırılmasın, şu gücenmesin…
Sürekli bir şeyler isterler bizden…
Kıramayız…
Kıyamayız…
Hayatımız, “bizim” olmaktan çıkar zamanla…
Biz verdikçe, daha çok isterler…
Hiçe sayarız kendimizi, hayallerimizi…
“Yaşamak zorunda olduklarımızdan fırsat kalmaz yaşamak istediklerimize”…
“Bir gün” deriz…
Sonraya öteleriz kendimizi, hayallerimizi…
“Yarın” deriz…
Peki, ya yarın gelmezse? 
Güzel yarınlara tabi ki ama güzel bir an geçirmeniz dileğimle.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.